1 Şubat 2024/"Distal"
TIP DÜNYASINDA YAŞANAN GELİŞMELER
Depresif Gençler İçin Sirkadyen Işık Tedavisi Ve Işık Dozu
Depresif Gençler İçin Sirkadyen Işık Tedavisi Ve Işık Dozu: Sistematik Bir İnceleme Ve Meta-Analiz
Bu sistematik inceleme ve meta-analiz, gençlerde depresyon için sirkadiyen ışık terapisinin etkinliğini incelemektedir. Çalışma, gençlerde depresyonla ilgili ışık terapisinde sirkadiyen fototransdüksiyon için ışık dozunu ölçmek amacıyla sirkadiyen ışık ve uyaranın en son nicel modelini kullanmaktadır. Sonuçlar, yüksek sirkadiyen uyaranın, bu aralığın altındaki veya üstündeki sürelere kıyasla 1.000-1.500 dakikalık bir süre ile önemli ölçüde daha büyük bir etki boyutuna sahip olduğunu göstermektedir.
Işık terapisinin sirkadiyen uyaranı olarak da bilinen parlak ışık terapisinin, depresyon semptomlarını azaltmada olumlu klinik sonuçları olduğu bulunmuştur. Ancak şüpheciler, ışık uygulama protokollerindeki farklılıklar ve farklı hastalık durumları nedeniyle etkinliğinin plasebodan biraz daha iyi olabileceğini savunmaktadır. Çalışma, ABD ve Hollanda’da yürütülen ve tik bozukluğu, majör depresif bozukluk ya da tükenmişlik yaşayan katılımcıları içeren çeşitli çalışmalardan elde edilen verileri içermektedir. Işık terapisinin süresi 2 hafta arasında, ışık yoğunluğu ise 112 lüks ile 1.088 lüks arasında değişmiştir.
Sonuçlar, ışık terapisinin sirkadiyen uyaranının katılımcıların depresyon veya tükenmişlik semptomları üzerinde önemli bir etkisi olduğunu göstermiştir. Çalışmada, sirkadiyen sistem için anlık ışık uyaranını temsil eden CSt,f ölçütü kullanılmış ve CSt,f ve birikimli maruz kalma süresi gibi parametreler kullanılarak doz-yanıt ilişkisi ölçülmüştür. Genel olarak sonuçlar, gençlerde depresyon için sirkadiyen ışık terapisinin etkinliğini ve optimal ışık dozu için spesifik kılavuzları desteklemektedir.
Hazırlayan: Elif Özge İnan
Enfeksiyöz Olmayan Hastalıklarda Dolaşımdaki Hücresiz Mitokondriyal DNA İle İnflamasyon Faktörleri Arasındaki İlişki
Enfeksiyöz Olmayan Hastalıklarda Dolaşımdaki Hücresiz Mitokondriyal DNA İle İnflamasyon Faktörleri Arasındaki İlişki: Sistematik Bir Derleme
Çalışmaların meta-analizi, bulaşıcı olmayan hastalıklarda dolaşımdaki hücresiz mitokondriyal DNA (mtDNA) ile enflamasyon faktörleri arasında orta düzeyde pozitif bir korelasyon olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmada, mtDNA ile Yaralanma Şiddeti Skoru (ISS) ve TNFα gibi enflamatuar faktörlerin ekspresyonu arasında pozitif bir korelasyon bulunmuştur. Plazma mtDNA seviyeleri travma hastalarında ve Sistemik İnflamatuar Yanıt Sendromu (SIRS) olanlarda daha yüksekti, bu da mtDNA seviyelerinin inflamasyonla ilişkili durumlarda yükselebileceğini düşündürmektedir.
Araştırmacılar, mtDNA ve inflamasyon faktörleriyle ilgili spesifik terimleri kullanarak kapsamlı bir arama yapmış ve her çalışmadan faydalı veriler elde etmiştir. Sonuçlar, plazma mtDNA ile ISS skoru arasında orta düzeyde pozitif bir korelasyon olduğunu göstermiştir; bu da daha yüksek mtDNA seviyelerinin daha ciddi yaralanmalarla ilişkili olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte, TNFα, IL-6, CRP ve PCT arasında önemli heterojenlik vardı, bu nedenle rastgele etkiler modeli kullanıldı. TNFα ve IL-6 için yayın yanlılığı kanıtı bulunmamıştır. Meta-analizin bulguları güvenilir ve tarafsız olup mtDNA’nın enflamasyonda ve belirli koşulların ciddiyetinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
Hazırlayan: Elif Özge İnan
X-Kromozomu Ve Böbrek Fonksiyonu
X-Kromozomu Ve Böbrek Fonksiyonu: 908.697 Bireyin Çok Özellikli Genetik Analizinden Elde Edilen Kanıtlar, Androjen Yanıt Elementleri Tarafından Düzenlenen Genlerde Cinsiyete Özgü Ve Cinsiyete Göre Farklılaşan Bulguları Ortaya Koymaktadır
NephQTL, GTEx V8 verileri, HUNT Çalışması ve Birleşik Krallık Biyobankası dahil olmak üzere çeşitli veri setlerinin kullanıldığı bu çalışmada, kronik böbrek hastalığını (KBH) tanımlayan özelliklerle ilişkili genetik varyantlar araştırılmıştır. Araştırmacılar, tahmini glomerüler filtrasyon hızı (eGFR) ile önemli ölçüde ilişkili 14 bağımsız lokus ve ürik asit (UA) ile önemli ölçüde ilişkili yedi bağımsız lokus tespit etmiştir. Erkekler hem eGFR hem de ÜA için önemli ölçüde daha büyük tahminlere sahipti. HUNT çalışması eGFR ile ilişkili lokusları doğrulamış ve etki yönleri tutarlı ve iyi bir uyum içinde olmuştur.
Cinsiyete göre tabakalandırılmış analizler, Xq12’de erkeklerde eGFR için genom çapında anlamlı ek bir lokus ortaya çıkararak toplam anlamlı lokus sayısını 22’ye çıkarmıştır. Kolokalizasyon analizi, erkeklerde ve kadınlarda lokus 7 (Xq22.1) için farklı nedensel varyantlar önerdi. Koşullu analiz, biri eGFR için (lokus 9, Xq22.3) ve ikisi UA için (Xq26.3’te lokus 21 ve Xq28’de 22) olmak üzere üç lokusta ikinci bir bağımsız varyant ortaya çıkardı.
Araştırmacılar, sekiz eGFR indeks varyantı ve altı UA indeks varyantı içeren, fiziksel olarak örtüşen yedi lokus bulmuşlardır. Bununla birlikte, UA lokusu 17, eGFR lokusları ile örtüşme göstermedi ve bu da çalışmada bulunan tek birincil UA lokusu olduğunu gösterdi. eGFR indeks varyantları ile kan üre nitrojen (BUN) seviyeleri arasındaki ilişkilerin eGFR’ye kıyasla ters etki yönünde olduğu bulunmuştur.
Hazırlayan: Elif Özge İnan
Malign Asitli İlerlemiş Primer Karaciğer Kanserinin Tedavisi İçin İntraperitoneal Pd-1 Monoklonal Antikoru
Malign Asitli İlerlemiş Primer Karaciğer Kanserinin Tedavisi İçin İntraperitoneal Pd-1 Monoklonal Antikoru: Tek Kollu, Tek Merkezli, Faz Ib Çalışması
Bu çalışmada, malign asiti olan ileri evre primer akciğer kanseri (AK) hastalarında intraperitoneal anti-PD-1 antikor tedavisinin güvenlik ve etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tedavi, konvansiyonel kemoterapiyi tolere edemeyen hastalar için bir alternatif olarak düşünülmüştür.
Çalışma, bu son evre hastalarda ciddi advers olayların (AE) meydana gelmediğini ve intraperitoneal sintilimabın bu grup için güvenli bir seçenek olduğunu göstermiştir. Malign assit, tümör metastazı için bir taşıyıcı ve rezervuar olarak tanımlanmış ve assitteki immün hücre bileşenlerinin oldukça heterojen olduğu bulunmuştur. Tümörlerdeki makrofaj alt kümelerinin asite göç etme potansiyeline sahip olduğu bulunmuştur. Çalışma, daha önce intravenöz immünoterapi almış olanlar da dahil olmak üzere, malign asiti olan ileri evre primer LC hastalarında intraperitoneal sintilimab tedavisinin tolere edilebilirliğini ve klinik etkinliğini göstermiştir.
Hastaların %57,1’inde AE’ler meydana gelmiştir ve bu oran küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında sintilimab ile ilgili önceki çalışmalarla uyumludur. Bununla birlikte, çalışmada tek hücre dizilimi kullanılarak tedavi öncesi ve sonrasında asitteki immün hücre değişiklikleri incelenmemiştir. Araştırmacılar, parasentez yoluyla asit sıvısı elde etmenin, karaciğer dokusu elde etmek için karaciğer biyopsisine göre daha basit ve daha güvenli bir alternatif olduğunu öne sürmüşlerdir. Son olarak, anti-PD-1 antikorlarının doz artışında iyileştirme için yer olabilir.
Hazırlayan: Elif Özge İnan
tsRNA'ların Prognostik, Tanısal ve Klinikopatolojik Rolleri
tsRNA’ların Prognostik, Tanısal ve Klinikopatolojik Rolleri: Meme Kanserinde Bir Meta-Analiz
Makale, transfer RNA kaynaklı küçük RNA’ların (tsRNA’lar) meme kanseri (MK) teşhisi ve prognozu üzerindeki potansiyel rolünü keşfetmektedir. Meme kanseri, yaygın ve genellikle ölümcül bir hastalıktır ve mevcut tespit yöntemleri sınırlamalara sahiptir, bu da daha etkili belirteçler arayışını teşvik etmektedir. Küçük boyutları ve stabil ifadeleri ile karakterize edilen tsRNA’lar, kanser dahil çeşitli hastalıklarda etkili bir biyolojik rol oynamıştır.
Araştırma, özellikle tRF-Glu-CTC-003 ve tRF-Lys-CTT-010 gibi belirli tsRNA’ları ele alır ve bunların MK teşhisi ve prognozu için potansiyelini tartışır. Bu moleküllerin, protein ifadesinin farklı aşamalarında düzenleyici etkileri aracılığıyla MK oluşumu ve gelişimini etkileyebildiği bulunmuştur. Çalışma, tsRNA’ların erken MK teşhisi ve hasta prognozu değerlendirmesinde değerli göstergeler olarak hizmet edebileceğini vurgular.
Birinci türden bir meta-analiz, 5257 hastayı içeren 13 çalışmayı içerir. Toplu bulgular, tsRNA ifadesi ile çeşitli prognostik göstergeler arasında pozitif bir korelasyonu işaret eder, bu da bu moleküllerin potansiyel klinik önemini vurgular. Ayrıca, 21 farklı tsRNA’nın analizi, umut verici bir teşhis etkinliğini gösterir.
Bu cesaret verici bulgulara rağmen, çalışma belirli sınırlamaları kabul eder. En önemlisi, dahil edilen çalışmaların çoğunun Asya nüfuslarına odaklandığı ve bu durumun bölgesel önyargıyı getirebileceği gerçeğidir. Ayrıca, tsRNA’ların pratik klinik uygulaması için standartlaştırılmış nicel analiz eksikliği, bu moleküllerin kullanımında zorluklar yaratmaktadır. Çalışma, tsRNA’ların MK için teşhis ve prognostik belirteçler olarak umut vaat ettiği, ancak bu sonuçları doğrulamak ve rafine etmek için daha fazla yüksek kaliteli araştırmaya ihtiyaç olduğu sonucuna varmaktadır.
Hazırlayan: Oğuzalp Atalay
Kronik Böbrek Hastalığı (KBH) Olan Hastalarda Akupunktur Terapisinin Böbrek Fonksiyonu Ve Yaygın Semptomlar Üzerindeki Terapötik Etkileri
Kronik Böbrek Hastalığı (KBH) Olan Hastalarda Akupunktur Terapisinin Böbrek Fonksiyonu Ve Yaygın Semptomlar Üzerindeki Terapötik Etkileri: Sistematik Bir İnceleme Ve Meta-Analiz
Sistematik inceleme ve meta-analiz, 1494 Kronik Böbrek Hastalığı (KBH) hastasıyla yapılan 24 Rastgele Kontrollü Çalışmayı (RCT) içererek, akupunkturun böbrek fonksiyonu ve yaygın semptomlar üzerindeki terapötik etkilerini araştırdı. Sonuçlar, akupunktur ile iyileşmiş böbrek fonksiyonu ve şam akupunktur veya geleneksel tedaviye kıyasla azalmış kaşıntı arasında pozitif bir ilişki olduğunu gösterdi. Ancak, çoğu çalışma kısa vadeli etkilere odaklanmış olup, akupunktur ile ilişkilendirilen herhangi bir olumsuz olay rapor edilmemiştir.
İlginç bir şekilde, inceleme bu sistematik gözden geçirme içinde KBH hastalarındaki ağrı semptomlarını hafifletmek amacıyla akupunkturun kullanımına dair çalışmaları içermemekte, ki bu, yaygın ancak sıklıkla gözden kaçan bir semptomdur. KBH’de şiddetli ağrı için sınırlı ilaç seçenekleri göz önüne alındığında, ağrıyı azaltma etkileriyle bilinen akupunktur, potansiyel bir alternatif sunabilir. Analiz, akupunkturun KBH’deki ağrı semptomlarına yönelik kullanımını keşfetmek için daha fazla araştırma yapma ihtiyacını vurguladı.
Toplanan analizler, akupunkturun KBH hastalarında Serum Kreatinin (Scr) seviyelerini önemli ölçüde düşürdüğünü ve potansiyel mekanizmalar arasında kan dolaşımının, bağışıklık sistemi düzenlemesinin ve nöroendokrin sistemin düzenlenmesinin bulunduğunu öne sürdü. İnceleme, akupunkturun semptom yönetimi ve özellikle KBH’de yaygın bir semptom olan kaşıntıyla başa çıkma üzerindeki olumlu etkilerini tartıştı.
Ancak, çalışma Çin’deki çoğu çalışmanın bölgesel odak noktası, hemodiyaliz hastalarının dahil edilmesi ve farklı akupunktur noktaları seçiminden kaynaklanan klinik heterojenlik gibi belirli sınırlamaları kabul etti. Makale, KBH evreleri ve akupunktur yöntemlerinin heterojenite üzerindeki etkisini değerlendirmek için daha spesifik çalışmaların önemini vurguladı.
Sonuç olarak, sistematik inceleme, akupunkturun KBH için terapötik faydaları olabileceğini, böbrek fonksiyonunu iyileştirme ve kaşıntı gibi semptomları azaltma potansiyeline işaret etti. Ancak, düşük kaliteli kanıtlar ve daha büyük, iyi tasarlanmış çalışmalara olan ihtiyaç vurgulandı, bu da akupunkturun KBH tedavisindeki potansiyel rolünü vurgulamaktadır.
Hazırlayan: Oğuzalp Atalay
Preoperatif Dolaşan Tümör DNA'sının Küçük Hücreli Olmayan Akciğer Kanseri İçin Prognostik Değeri
Preoperatif Dolaşan Tümör DNA’sının Küçük Hücreli Olmayan Akciğer Kanseri İçin Prognostik Değeri: Sistematik Bir İnceleme ve Meta-Analiz
Sistematik derleme ve meta-analiz, non-small cell lung cancer (NSCLC)’de preoperatif dolaşan tümör DNA (ctDNA)’nın prognostik etkilerini inceledi. Mevcut çalışmalar, postoperatif yükselmiş ctDNA seviyelerinin kanser nüksü ve ölüm belirteçleri olarak önemini artan bir şekilde vurgulamıştır. Bu ilişki, ctDNA’nın postoperatif artakalan tümörlere yakınlığıyla ilişkilidir. İlginç bir şekilde, meta-analiz, preoperatif ctDNA hassasiyetinin postoperatif seviyelerini aşabileceğini, böylece kanser nüksü ve ölüm riskinin daha duyarlı ve güvenilir bir şekilde değerlendirilebileceğini öne sürdü. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ve yeni nesil dizileme (NGS), ctDNA tespiti için öne çıkan teknikler olarak ortaya çıktı, NGS, birden fazla geni aynı anda tespit etme konusunda yüksek hassasiyet ve doğruluk gösteren yüksek kapasiteli bir yöntem olarak kendini gösterdi.
Çalışma, özellikle akciğer adenokarsinom (LUAD) hastalarında ve I-II evre NSCLC hastalarında, preoperatif ctDNA’nın üstünlüğünü vurguladı. Bulgular, yükselmiş preoperatif ctDNA seviyelerinin nüks ve ölüm riski ile anlamlı bir şekilde ilişkilendirildiğini gösterdi ve bu, belirli alt gruplardaki prognostik önemini vurgulamaktadır. Bununla birlikte, non-LUAD hastalarda ve evre III NSCLC’de heterojen sonuçlar gibi bazı sınırlamalar kabul edildi, burada preoperatif ctDNA’nın sınırlı tahmin değeri olduğu görüldü. Özellikle, meta-analiz, pozitif preoperatif ctDNA’ya sahip hastalarda postoperatif adjuvan terapinin (AT), nüks-ücretsiz sağkalım (RFS) üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu öne sürerek, ctDNA tespitinin, NSCLC hastalarında kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerini yönlendirmenin potansiyelini daha da vurguladı.
Sonuç olarak, bu çalışma, NSCLC’de preoperatif ctDNA’nın prognostik bir araç olarak potansiyelini ortaya koyan değerli bilgiler sağladı. Özellikle belirli hasta alt gruplarında preoperatif ctDNA’nın üstün hassasiyeti, kişiselleştirilmiş postoperatif müdahaleler için yüksek riskli vakaları tanımlamada faydalılığını vurgulamaktadır. Meta-analiz, preoperatif ctDNA’nın prognostik değerini sadece aydınlatmakla kalmaz, aynı zamanda NSCLC hastalarında tedavi kararlarını optimize etme ve sonuçları iyileştirme rolünü önerir. Kabul edilen sınırlamalara rağmen, bu bulgular, preoperatif ctDNA’nın NSCLC prognozu ve tedavi planlamasındaki tam klinik potansiyelini belirlemek için büyük ölçekli, yüksek kaliteli klinik çalışmalar aracılığıyla daha fazla keşfin önemini vurgular.
Hazırlayan: Oğuzalp Atalay
Keten Tohumu Takviyesinin Koroner Arter Hastalığı Olan Hastalarda Kilo Kaybı, Lipid Profilleri, Glukoz Ve Yüksek Duyarlılık C-Reaktif Protein Üzerindeki Etkileri
Keten Tohumu Takviyesinin Koroner Arter Hastalığı Olan Hastalarda Kilo Kaybı, Lipid Profilleri, Glukoz Ve Yüksek Duyarlılık C-Reaktif Protein Üzerindeki Etkileri: Randomize Kontrollü Çalışmaların Sistematik Derlemesi Ve Meta-Analizi
Bu meta-analiz, koroner arter hastalığı (KAH) olan bireylerde keten tohumu takviyelerinin etkilerini inceledi ve özellikle antropometrik ölçümler, glikemik kontrol, lipid profilleri ve enflamatuar belirteçler üzerindeki etkilerini değerlendirdi. 10-24 haftalık keten tohumu veya keten tohumu yağı takviyelerini içeren çalışmalara dayanan sonuçlar, KAH hastalarında glukoz, yüksek duyarlı C-reaktif protein (hs-CRP) ve trigliserit (TG) düzeylerinde belirgin terapötik etkiler ortaya koydu. Özellikle dolaşan TG düzeylerinde önemli bir azalma, keten tohumu yağının potansiyel kardiyoprotektif özelliklerini düşündürdü. Bununla birlikte, diğer lipid parametrelerinde önemli değişiklikler gözlenmedi ve keten tohumu takviyesinin lipid profilleri üzerindeki etkisi önceki çalışmalarda değişen sonuçlara sahip bir konu olarak kalmaktadır.
Çalışma, keten tohumunun potansiyel antidislipidemik etkilerini, özellikle alfa-linolenik asidin (ALA) omega-3 yağ asitlerine dönüşümü, kolesterolün dışa atılmasının teşviki ve keten tohumunun yüksek polifenol ve lif içeriği gibi mekanizmalara bağlayarak vurguladı. Ketensemenin enflamatuar belirteçler üzerindeki olumlu etkileri, özellikle dolaşan CRP düzeylerindeki önemli azalma, önceki araştırmalarla uyumluydu. Bununla birlikte, çalışma keten tohumu takviyesinin vücut ağırlığı ve vücut kitle indeksi (BMI) üzerinde önemli bir etkisi olmadığını, müdahale türlerine bağlı olarak değişen sonuçlar gözlendiğini belirtti (keten tohumu vs. keten tohumu yağı). Ayrıca, keten tohumunun açlık kan şekerine (FBS) etkileri kesin olmadı ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu belirtildi.
Çalışma, keten tohumunun KAH risk faktörlerini hafifletmedeki potansiyel faydalarına dair değerli içgörüler sunsa da, lipid parametrelerindeki değişen sonuçlar, olası karıştırıcı faktörler ve sürdürülebilir etkileri değerlendirmek ve inme gibi ek kardiyovasküler sonuçları keşfetmek için daha büyük, uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç olduğunu kabul ediyor. Genel olarak, bulgular, keten tohumu tüketiminin belirli KAH ile ilgili belirteçlerde olumlu etkiler sunabileceğini gösteriyor ve bu gözlemleri doğrulamak ve genişletmek için daha fazla araştırmaya olan ihtiyacı vurguluyor.
Hazırlayan: Oğuzalp Atalay
Paratiroid Hormonunun Hipertansiyon ve Tip 2 Diyabet Riski ile İlişkisi
Paratiroid Hormonunun Hipertansiyon ve Tip 2 Diyabet Riski ile İlişkisi: Bir Doz-Yanıt Meta-Analizi
Bu çalışmada, paratiroid hormonu (PTH) düzeyleri ile hipertansiyon ve tip 2 diyabet (T2D) arasındaki ilişki incelendi. 51,234 katılımcının verilerini analiz ederek, araştırmacılar PTH düzeyleri ile hipertansiyon arasında pozitif bir ilişki bulundu. Her 10 pg/ml’lik PTH artışı hipertansiyon riskinde %5’lik bir artışla ilişkilendirildi. Ancak, PTH ile T2D arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı.
Bulgular, PTH konsantrasyonu ile hipertansiyon riski arasında bir bağlantı gösteren önceki araştırmalarla uyumluydu. Çalışmanın gücü, doz-titre ilişkisinin nicel olarak keşfedilmesinde yatmaktadır. Bu, önceki analizlere kıyasla daha büyük bir örnekleme ve daha kapsamlı çalışmalara dayanıyordu. Alt grup analizleri, PTH ile hipertansiyon arasındaki ilişkiyi belirlemede tespit yöntemlerinin ve etnik farklılıkların etkili olabileceğini öne sürüldü.
PTH’nin hipertansiyona nasıl katkıda bulunabileceğini açıklamak için birkaç mekanizma düşünülüyor. Bunlar renin salınımı, hücresel kalsiyum düzeyleri ve damar sertleşmesidir. Çalışma, yüksek PTH konsantrasyonlarının hipertansiyon gelişiminde potansiyel bir kamu sağlığı önemine işaret ediyor ve özellikle düşük kalsiyum tüketimine sahip bölgelerde, diyetaryum kalsiyum alımının artırılmasının bir önleyici önlem olarak düşünülmesini öneriyor.
Çalışma, çapraz kesit verilerine dayanmasından kaynaklanan sınırlamalara sahiptir ve çalışmalar arasında orta düzeyde heterojenite bulunmaktadır. Bununla birlikte bulgular, PTH’nin hipertansiyon ve T2D gelişimindeki rolünün daha fazla araştırılmasının ve hipertansiyon önlenmesinde diyetaryum kalsiyum alımının potansiyel faydalarının altını çizmektedir.
Hazırlayan: Şevval Kurnaz
Şizofreni ve Psikozda Veziküler Monoamin Taşıyıcı (VMAT2) İnhibitörleri
Şizofreni ve Psikozda Veziküler Monoamin Taşıyıcı (VMAT2) İnhibitörlerinin Meta-Analizi ve Sistematik İncelemesi
VMAT-2 inhibitörleri olarak adlandırılan ilaçların psikoz tedavisine yardımcı olup olamayacağını araştırıldı bu çalışmada. Araştırmacılar, bu ilaçlardan biri olan tetrabenazinin, antipsikotik olarak bazı etkililiğe sahip olabileceğini buldular. Ancak diğer antipsikotik ilaçlarla karşılaştırıldığında ne kadar iyi çalıştığı kesin olarak bilinmiyor. Psikozu tedavi etmede VMAT-2 inhibitörlerinin ne kadar faydalı olduğunu gerçekten anlamak için yeterince yüksek kalitede çalışma yapılmamıştır. Mevcut olan çalışmalar düşük kalitedeydi ve ilaçların nasıl yapıldığı veya ne kadar etkili oldukları konusunda net bilgi sağlamadılar.
Tetrabenazinin yan etkileri arasında sedasyon, uyuklama ve başka sorunlar bulunuyordu. Benzer bir ilaç olan deutetrabenazin daha iyi tolere edilebilirdi. Genel olarak bu ilaçların psikoz tedavisi için iyi bir seçenek olup olmadığına kesin olarak söylemek için yeterli kanıt yok, özellikle diğer antipsikotik ilaçlarla karşılaştırıldığında.
Sonuç olarak, VMAT-2 inhibitörlerinin psikoz tedavisi için yardımcı bir tedavi olup olamayacağını ve diğer ilaçlara göre daha az yan etkiye sahip olup olmadığını anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Hazırlayan: Şevval Kurnaz
Akut Pankreatitin Şiddeti İçin Adipokinlerin Prediktif Değeri
Akut Pankreatitin Şiddeti İçin Adipokinlerin Prediktif Değeri: Bir Meta-Analiz
Bu meta-analizde, Şiddetli Akut Pankreatit (ŞAP) ile belirli hormonların seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelendi. Bu hormonlar özellikle resistin, leptin ve adiponektin gibi adipozinlerdir. Sonuçlar, yüksek resistin seviyelerinin ŞAP riski ile ilişkilendirildiğini gösterdi. Resistin, vücuttaki inflamatuar yanıtı artıran bir molekül olarak biliniyor. Özellikle, pankreatik hücrelerde kalsiyum seviyelerini artırır ve reaktif oksijen türlerinin (ROS) üretimini artırarak inflamasyonu tetikler. Ayrıca, NF-κB yolu aracılığıyla pro-inflamatuar sitokinlerin (TNF-α ve IL-6 gibi) düzeyini arttırabilir. Bu nedenle, yüksek resistin seviyeleri ŞAP’nin şiddeti ile ilişkilendirilebilir ve bu durum resistinin potansiyel bir biyobelirteç olarak kullanılmasını destekleyebilir.
Öte yandan, leptin ve adiponektin seviyeleri ile ŞAP arasında bir ilişki bulunamadı. Leptin ve adiponektin, vücuttaki enerji dengesini ve metabolizmayı düzenleyen hormonlardır, inflamasyonla ilişkili değillerdir. Bu nedenle, bu adipozinlerin ŞAP’nin belirlenmesinde kullanılması uygun değildir.
Visfatin ile ilgili sonuçlar daha belirsizdir, çünkü yeterince veri bulunamamıştır. Visfatinin genellikle pro-inflamatuar etkilere sahip olduğu düşünülmektedir. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
Bu bulgular, ŞAP’nin tanı ve tedavisinde kullanılabilecek potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesinde önemlidir. Özellikle, resistin seviyelerinin kolayca ölçülüp değerlendirilebilir olması, ŞAP’nin ciddiyetini tahmin etmede kullanılabilecek bir gösterge olarak potansiyel sağlamaktadır. Ancak, bu bulguların daha fazla araştırmayla doğrulanması ve klinik uygulamada kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi gerekmektedir.
Hazırlayan: Şevval Kurnaz
Kistik Fibrozlu Hastalarda D Vitamini Eksikliği
Kistik Fibrozlu Hastalarda D Vitamini Eksikliği: Sistematik Bir İnceleme ve Meta-Analiz
Kistik fibrozis (CF) hastalarının vitamin D eksikliği ve yetersizliğinin yaygınlığını vurgulayarak sağlık üzerindeki çeşitli etkilerine odaklanıldı. Genellikle CF hastalarının sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında daha düşük vitamin D seviyelerine sahip olduğu belirtiliyor. CF hastalarındaki vitamin D eksikliğinin tedavisi için mevcut kılavuzlara rağmen birçok hastada hala vitamin D eksik olduğundan daha etkili stratejilere ihtiyaç vardır.
Pankreatik yetmezlik, yağ malabsorbsiyonu nedeniyle azalmış emilim, güneşe maruz kalmanın azalması, ilaç yan etkileri ve bozulmuş vitamin D metabolizması gibi birkaç faktör; CF hastalarında vitamin D yetersizliğine sebep olmaktadır. Yetersiz vitamin D seviyeleri, kalsiyum malabsorbsiyonu, osteoporoz gibi kemikle ilgili sorunlar; artmış akciğer enfeksiyonu riski ve artmış CF ile ilişkili diyabet prevalansı gibi komplikasyonlarla ilişkilidir.
Araştırmalar, vitamin D’nin doğal bağışıklık sisteminde kritik bir rol oynadığını, akciğer enfeksiyonlarına karşı koruyabileceğini ve CF hastalarında akciğer fonksiyonunu iyileştirebileceğini göstermektedir. Ayrıca inflamatuar belirteçler ve doğal bağışıklık üzerinde olumlu etkileri olabilir. Bununla birlikte, CF hastalarında vitamin D takviyesinin ilerleyici sonuçları önlemedeki etkinliği üzerine yapılan çalışmalar karışık sonuçlar göstermiştir.
Tartışma, CF hastalarında vitamin D eksikliği ile başa çıkmanın önemini anlamamıza değerli katkılar sunarken, analizde yer alan çalışmaların sınırlı sayıda olması ve aralarındaki yüksek heterojenitenin bir dezavantaj olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtmektedir. CF hastalarında vitamin D eksikliğinin yaygınlığını daha iyi anlamak ve potansiyel komplikasyonları önlemek için tedavi stratejilerini optimize etmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Hazırlayan: Şevval Kurnaz
