1 Mart 2025/"Yonca"

TIP DÜNYASINDA YAŞANAN GELİŞMELER

Omega-3 Takviyeleri Biyolojik Yaşlanmayı Yavaşlatır

Omega-3 Takviyeleri Biyolojik Yaşlanmayı Yavaşlatır

Günlük omega-3 takviyesi, özellikle D vitamini ve egzersizle birlikte kullanıldığında, yaşlı yetişkinlerde biyolojik yaşlanmayı yavaşlatmaya yardımcı olabilir. Balıklarda, tohumlarda ve kabuklu yemişlerde bulunan faydalı yağlar olan omega-3’lerin bağışıklığı, kalp sağlığını ve beyin fonksiyonlarını geliştirdiği ve gen aktivitesini ve hücresel davranışı etkileyen epigenetik belirteçlerdeki değişikliklerle bağlantılı olduğu bilinmektedir. İsviçre’de yaşları 70 ila 91 arasında değişen 777 katılımcının yer aldığı bir çalışmada, omega-3 takviyesi alanların plasebo alanlara göre yaklaşık üç ay daha az yaşlandığı tespit edilmiştir.

 

Zürih Üniversitesi’nden Heike Bischoff-Ferrari tarafından yönetilen araştırma, omega-3, D vitamini ve kuvvet antrenmanının biyolojik yaşlanma üzerindeki potansiyel katkı faydalarını araştırdı. Katılımcılar gruplara ayrılarak farklı takviye kombinasyonları ve egzersiz rejimleri uygulandı. D vitamini ile birlikte omega-3 alan ve kuvvet antrenmanı yapanlar, biyolojik yaşlanmada daha da büyük bir azalma yaşadı ve ortalama olarak yaklaşık dört ay daha az yaşlandı.

 

Çalışma, omega-3 takviyesinin biyolojik yaşlanmayı yavaşlatmaya katkıda bulunabileceğini öne sürerken, araştırmacılar epigenetik saatlerin genel sağlığın kesin ölçütleri olmadığı konusunda uyarıyor. Çalışmanın sınırlılıkları arasında nispeten sağlıklı ve aktif katılımcı havuzu yer almakta olup, bu bulguların sağlık sonuçları üzerindeki etkilerini daha iyi anlamak için farklı popülasyonlar ve daha genç bireyler üzerinde daha fazla araştırma yapılması gerektiğine işaret etmektedir.

Hazırlayan: Elif Özge İnan

(Nelson F. Omega-3 supplements slow biological ageing. Nature. 2025 Feb 3. doi: 10.1038/d41586-025-00355-1. Epub ahead of print. PMID: 39900796.)

Demans Hastalarında Antidepresan Kullanımı Ve Bilişsel Gerileme

Demans Hastalarında Antidepresan Kullanımı Ve Bilişsel Gerileme: Ulusal Bir Kohort Çalışması

Araştırmacılar, demans hastalarında antidepresan kullanımının bilişsel gerileme üzerindeki etkilerini araştırdı. Çalışmaya 2007-2018 yılları arasında İsveç Bilişsel/Demans Bozuklukları Kayıt Defteri’ne kayıtlı 18.740 hasta dahil edilmiş ve yeni antidepresan kullanıcılarına odaklanılmıştır. Bulgular, antidepresan kullanımının, özellikle de seçici serotonin geri alım inhibitörlerinin (SSRI’lar), daha hızlı bilişsel gerileme ile ilişkili olduğunu ve essitalopram gibi spesifik ilaçların sertralin ve sitaloprama kıyasla daha büyük bir gerileme gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu ilişki, ağır demans hastalarında belirgin şekilde daha güçlüydü.

 

Çalışmada Mini-Mental Durum Muayenesi (MMSE) skorları ile ölçülen bilişsel yörüngeleri analiz etmek için doğrusal karma modeller ve şiddetli demans, kırık ve ölüm risklerini değerlendirmek için Cox orantılı tehlikeler modelleri kullanılmıştır. Sonuçlar, daha yüksek SSRI dozlarının artan şiddetli demans, tüm nedenlere bağlı ölüm ve kırık riskleri ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Toplam 4.271 hasta (%22,8) takip sırasında en az bir antidepresan reçetesi almış ve bu reçetelerin çoğunluğunu SSRI’lar oluşturmuştur.

 

Genel olarak araştırma, bilişsel gerileme ve olumsuz sonuçlarla ilişkili potansiyel riskler göz önünde bulundurulduğunda, demans hastalarında antidepresan kullanımının dikkatli bir şekilde izlenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Çalışma, demans hastalarında depresyon tedavisinin karmaşıklığını vurgulamakta ve bu popülasyonda çeşitli antidepresan sınıflarının ve bireysel ilaçların bilişsel sağlık üzerindeki uzun vadeli etkilerinin daha fazla araştırılması çağrısında bulunmaktadır.

 

Hazırlayan: Elif Özge İnan

(Mo M, Abzhandadze T, Hoang MT, Sacuiu S, Jurado PG, Pereira JB, Naia L, Kele J, Maioli S, Xu H, Eriksdotter M, Garcia-Ptacek S. Antidepressant use and cognitive decline in patients with dementia: a national cohort study. BMC Med. 2025 Feb 25;23(1):82. doi: 10.1186/s12916-025-03851-3. PMID: 39994788; PMCID: PMC11854023.)

Amiyotrofik Lateral Sklerozda Tetrametilpirazin Nitron

Amiyotrofik Lateral Sklerozda Tetrametilpirazin Nitron: Randomize Bir Klinik Çalışma

Bu çalışma, amiyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalarında tetrametilpirazin nitron (TBN) adlı bir bileşiğin güvenliği ve etkinliğini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilen faz 2, çok merkezli, çift kör, plasebo kontrollü bir klinik araştırmadır. 2020-2023 yılları arasında Çin’deki 11 merkezde yürütülen bu çalışmaya, ALS tanısı almış, hastalık başlangıcından itibaren iki yıl içinde olan ve belirli fonksiyonel kriterleri sağlayan 155 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, düşük doz (günde iki kez 600 mg), yüksek doz (günde iki kez 1200 mg) veya plasebo grubuna rastgele atanmıştır. Çalışmanın birincil sonucu, ALS Fonksiyonel Derecelendirme Ölçeği-Revised (ALSFRS-R) skorundaki değişikliklerdi; ikincil sonuçlar ise akciğer fonksiyonu, el kavrama gücü ve yaşam kalitesi değerlendirmeleri gibi ölçütleri içermekteydi.

Sonuçlar, TBN tedavisinin ALSFRS-R skorunda anlamlı bir iyileşme sağlamadığını ancak yüksek doz grubundaki hastalarda el kavrama gücünde düşüşün yavaşladığını gösterdi. Özellikle 65 yaş altı ve hastalık ilerleme hızı daha düşük olan bir alt grupta, yüksek doz TBN’nin el kavrama gücü, bulber işlevler ve solunum skorları üzerinde olumlu etkiler sağladığı gözlemlendi. Ayrıca, TBN’nin güvenli olduğu, tedaviye bağlı ciddi yan etkilerin görülmediği ve tüm gruplarda yan etkilerin hafif veya orta düzeyde olduğu bildirildi.

Bu araştırma, TBN’nin ALS hastalarında motor fonksiyon kaybını yavaşlatma potansiyeline sahip olabileceğini ancak genel hastalık ilerleyişi üzerindeki etkilerinin sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Tedavi sürecinde fonksiyonel faydalar elde etmek için daha büyük ölçekli ve uzun süreli çalışmaların gerekliliği vurgulanmaktadır. Özellikle genç ve hastalığı daha yavaş ilerleyen hastalarda TBN’nin potansiyel faydalarının daha ayrıntılı şekilde araştırılması önerilmektedir.

Hazırlayan: Elif Özge İnan

(Liu X, Shang H, Wei Q, Yao X, Lian L, Dang J, Jia R, Wu Z, Li H, Niu Q, Cheng X, Zou Z, Chen S, Zhang M, Liu Y, Liu Y, Liu Q, Huang X, Wang H, Feng H, Wang S, Fan D; TBNALS group. Tetramethylpyrazine Nitrone in Amyotrophic Lateral Sclerosis: A Randomized Clinical Trial. JAMA Netw Open. 2025 Feb 3;8(2):e2461055. doi: 10.1001/jamanetworkopen.2024.61055. PMID: 39992655; PMCID: PMC11851239.)

Pediatrik Atopik Dermatitte Dupilumab Ile Yeni Onaylanan Biyolojikler Ve Jaki'nin Karşılaştırmalı Etkinlik Ve Güvenliği

Pediatrik Atopik Dermatitte Dupilumab Ile Yeni Onaylanan Biyolojikler Ve Jaki’nin Karşılaştırmalı Etkinlik Ve Güvenliği: Sistematik Bir İnceleme Ve Ağ Meta-Analizi

Bu çalışma, pediatrik atopik dermatit (AD) için yeni onaylanan biyolojiklerin ve Janus kinaz inhibitörlerinin (JAKi) etkinlik ve güvenliğini ilk biyolojik olan dupilumab ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmek üzere bir ağ meta-analizi gerçekleştirmiştir. Araştırmacının Global Değerlendirmesi (IGA), Kaşıntı için Sayısal Derecelendirme Ölçeği (NRS) ve Egzama Alanı ve Şiddet İndeksi (EASI) gibi çeşitli tedavi sonuçlarını değerlendiren 2.352 pediatrik hastayı içeren toplam 11 randomize kontrollü çalışma dahil edilmiştir. Analiz, dupilumabın (300 mg) tüm etkinlik ölçütlerinde plasebodan daha iyi performans gösterdiğini, upadacitinibin (30 mg) ise IGA-0/1 ve EASI sonuçlarında dupilumaba kıyasla daha üstün etkinlik gösterdiğini ortaya koymuştur.

 

JAKi arasında upadacitinib en etkili seçenek olarak ortaya çıkarken, tralokinumab kaşıntının giderilmesinde önemli gelişmeler göstermiştir. Delgocitinib, EASI-50’ye ulaşmada performansı daha düşük olmasına rağmen, belirli sonuçlarda dupilumab ile karşılaştırılabilir etkinlik göstermiştir. Güvenlik profilleri de değerlendirilmiş ve upadacitinib, dupilumab ile karşılaştırıldığında daha yüksek advers olay ve ciddi advers olay insidansı ile ilişkilendirilmiştir. Özellikle, dupilumab artmış nazofarenjit riski ile ilişkilendirilmiştir.

 

Genel olarak bulgular, dupilumab pediatrik AD için oldukça etkili bir tedavi olmaya devam ederken, upadacitinib, tralokinumab ve delgocitinib gibi diğer ajanların değerli alternatifler sunduğunu göstermektedir. Çalışma, güvenlik endişelerini ve bu tedavilerin pediatrik AD’yi yönetmek için uzun vadeli etkinliğini ele almak için daha fazla klinik çalışmanın önemini vurgulamaktadır.

Hazırlayan: Elif Özge İnan

(Liao Q, Pan H, Guo Y, Lan Y, Huang Z, Wu P. Comparative efficacy and safety of dupilumab versus newly approved biologics and JAKi in pediatric atopic dermatitis: A systematic review and network meta-analysis. PLoS One. 2025 Feb 24;20(2):e0319400. doi: 10.1371/journal.pone.0319400. PMID: 39992967; PMCID: PMC11849894.)

Tümör kemik metastazlarının tespitinde yapay zekanın doğruluğu

Tümör kemik metastazlarının tespitinde yapay zekanın doğruluğu: sistematik bir inceleme ve meta-analiz

Yapay zekânın (YZ) beyin metastazlarının (BM) teşhisindeki doğruluğunu değerlendiren ilk sistematik inceleme ve meta-analiz bu çalışmadır. 16 çalışmadan elde edilen veriler, YZ’nin radyologlarla benzer tanı doğruluğuna sahip olduğunu göstermiştir. Çalışmalardaki yüksek heterojenlik ve YZ’nin karar süreçlerindeki şeffaflık eksikliği, klinik uygulamalarını sınırlamaktadır. Grad-CAM gibi tekniklerle bu sorunun aşılması amaçlanmaktadır.

Makine öğrenmesi (ML) ve derin öğrenme (DL) algoritmaları karşılaştırıldığında, DL’nin daha yüksek duyarlılık ve özgüllük gösterdiği belirlenmiştir. Dış veri setleriyle yapılan doğrulama çalışmalarının modelin güvenilirliğini artırdığı görülmüş ancak veri dengesizliği ve tek merkezli çalışmaların ağırlığı gibi faktörler bazı bulguların genellenebilirliğini sınırlamıştır.

YZ’nin BM teşhisinde umut verici sonuçlar elde etmesine rağmen, metodolojik tutarsızlıklar ve eksik dış doğrulama nedeniyle daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Gelecekte, YZ’nin klinik bilgilerle daha iyi entegre edilmesi ve gelişmiş algoritmaların kullanılması, teşhis doğruluğunu artırarak klinik uygulamalardaki güvenilirliğini güçlendirebilir.

Hazırlayan: Şevval Kurnaz

(Tao H, Hui X, Zhang Z, Zhu R, Wang P, Zhou S, Yang K. Accuracy of artificial intelligence in detecting tumor bone metastases: a systematic review and meta-analysis. BMC Cancer. 2025 Feb 18;25(1):286. doi: 10.1186/s12885-025-13631-0. PMID: 39966724; PMCID: PMC11837447.)

Yaratıcılık ve Beyin Hastalığının Nörogörüntüleme Bulgularının Ortak Bir Beyin Devresine Haritalanması

Yaratıcılık ve Beyin Hastalığının Nörogörüntüleme Bulgularının Ortak Bir Beyin Devresine Haritalanması

Yaratıcılık görevleri sırasında aktive olan beyin bölgelerinin ortak bir beyin devresine haritalandığı gösterilmiştir. Çalışma, farklı yaratıcılık görevleri ve alanlarının farklı beyin bölgelerini etkileyebileceğini kabul etse de, genel düzeyde ortak bir sinirsel alt yapının bulunduğunu öne sürmektedir.

Sağ frontal kutup bölgesinin yaratıcılığı baskıladığı veya modüle ettiği düşünülmektedir. Bu bölgenin devre dışı kalması, beyin lezyonları veya nörodejeneratif hastalıklar sonucunda yaratıcılığın serbest kalmasına neden olabilir. Yaratıcılık, serbest çağrışım ve değerlendirme gibi aşamalardan oluşmaktadır. Bu bölgenin devre dışı kalması, bireylerin daha spontane ve yenilikçi düşünmesine yol açabilir.

Çalışmanın bazı sınırlamaları vardır. fMRI verileri yaratıcı süreçleri basitleştirebilir. Farklı yaratıcılık türleri göz önünde bulundurulmamış olabilir ve kullanılan yöntemler arasında heterojenlik bulunabilir. Bu sınırlamalara rağmen çalışma yaratıcılığın beyin devresi düzeyinde nasıl şekillendiğine dair önemli ipuçları sunmakta ve gelecekteki araştırmalar için test edilebilir hipotezler ortaya koymaktadır.

Hazırlayan: Şevval Kurnaz

(Kutsche J, Taylor JJ, Erkkinen MG, Akkad H, Khosravani S, Drew W, Abraham A, Ott DVM, Wall J, Cohen AL, Horn A, Neumann WJ, Kletenik I, Fox MD. Mapping Neuroimaging Findings of Creativity and Brain Disease Onto a Common Brain Circuit. JAMA Netw Open. 2025 Feb 3;8(2):e2459297. doi: 10.1001/jamanetworkopen.2024.59297. PMID: 39946133; PMCID: PMC11826368.)

Kawasaki hastalığının zihinsel engellilik, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve otizm spektrum bozukluğu ile ilişkisi

Kawasaki hastalığının zihinsel engellilik, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve otizm spektrum bozukluğu ile ilişkisi: sistematik bir inceleme ve meta-analiz

Çalışma Kawasaki hastalığının nörogelişimsel bozukluklar üzerindeki etkisini araştıran ilk meta-analizdir. Kawasaki hastalığı geçiren bireylerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) riskinin arttığını, ancak zeka geriliği veya otizm spektrum bozukluğu (ASD) riskinde belirgin bir artış olmadığını gösterilmektedir. Bilişsel işlevlerin daha yakından incelenmesi sonucunda, Kawasaki hastalığının zeka testi puanları üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı görülmüştür.

Çalışmada, Kawasaki hastalığı ile DEHB arasında olası bir bağlantı olduğunu ortaya konulmaktadır. DEHB’nin nöroenflamasyon ile ilişkili olduğu daha önce gösterilmiş olup, Kawasaki hastalığı sonrası dikkat ve içe dönüklük davranışlarında düşüş gözlemlenmiştir. Kawasaki hastalığı, bağışıklık sistemi aracılığıyla çeşitli alerjik hastalıklarla ilişkilendirilmiştir ve DEHB’nin de alerjik reaksiyonlarla bağlantılı olduğu bilinmektedir. Bağışıklık mekanizmalarının bazal gangliyonlardaki dopamin sistemi ile etkileşime girerek DEHB belirtilerine yol açabileceği düşünülmektedir. Kawasaki hastalığının zeka geriliği ve ASD riskini artırmadığına dair bulgular, önceki çalışmalarla tam olarak örtüşmemektedir. Bu hastalık ile ilişkili vasküler değişikliklerin bilişsel işlevler üzerindeki etkisi sınırlı olabilir.

Çalışmanın bazı kısıtlamaları vardır. Kawasaki hastalığı ve nörogelişimsel bozukluklar arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmaların sayısı sınırlıdır ve büyük ölçüde Tayvan ve Kanada’da gerçekleştirilmiştir. Sigorta veritabanları kullanılarak yapılan bu çalışmalar, teşhis yöntemlerindeki farklılıklar ve potansiyel karıştırıcı değişkenler nedeniyle bazı belirsizlikler içermektedir. Kawasaki hastalığı geçiren bireylerdeki nörogelişimsel etkilerin daha iyi anlaşılması için daha fazla çalışma gereklidir.

 

Hazırlayan: Şevval Kurnaz

(Hsu CW, Lin YW, Chen YB, Wang LJ, Kuo HC. Association of Kawasaki disease with intellectual disability, attention deficit hyperactivity disorder, and autism spectrum disorder: a systematic review and meta-analysis. Ital J Pediatr. 2025 Feb 21;51(1):52. doi: 10.1186/s13052-025-01897-w. PMID: 39985017; PMCID: PMC11846269.)

Akupunktur Stimülasyonunda Bilişsel Rezervin Nöral Mekanizması

Akupunktur Stimülasyonunda Bilişsel Rezervin Nöral Mekanizması: Randomize, Plasebo Kontrollü Fonksiyonel Yakın Kızılötesi Spektroskopi Denemesi Protokolü

Demans dünya genelinde yaklaşık 57 milyon insanı etkilemekte olup, Alzheimer hastalığı (AD) en yaygın nedenidir. AD’nin temel nöropatolojik özellikleri, amiloid beta birikimi ve fosforile tau proteininden oluşan nörofibriler yumaklardır. Kesin bir tedavi bulunmadığından erken tanı ve önleme büyük önem taşımaktadır.

Bilişsel rezerv (CR), beyin hasarının patolojik derecesi ile klinik semptomlar arasındaki uyumsuzluk gözlemlenerek ortaya çıkmış bir kavramdır. CR’nin, hastalık patolojisi ve klinik belirtiler arasındaki ilişkiyi şekillendirdiği düşünülmektedir. Hastalığın seyri açısından önemli bir prognostik faktör olduğu kabul edilmektedir. CR’yi ölçmek için eğitim süresi, meslek, boş zaman aktiviteleri gibi çeşitli belirteçler kullanılmaktadır. Bu çalışmada CR, yaşam boyu eğitim, meslek ve boş zaman aktivitelerini içeren CRIq ile değerlendirilmiştir.

Doğu Asya ülkelerinde nörolojik hastalıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılan akupunkturun, hafif bilişsel bozukluk (MCI) ve AD üzerinde olumlu etkileri olduğu ve nöral mekanizmaları etkileyebildiği daha önce gösterilmiştir. Akupunktur stimülasyonunun CR ile ilişkili nöral mekanizmaları üzerine yapılan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, normal ve bilişsel bozukluğu olan gruplarda CR ile ilişkili nöral alt yapıyı ve fonksiyonel yakın kızılötesi spektroskopi (fNIRS) kullanarak akupunktur stimülasyonunun etkilerini incelemeyi amaçlanmıştır.

Bu araştırmada, tamamlayıcı tıp uygulamalarının bilişsel bozukluklardaki nörolojik etkilerini anlamak için önemli bir temel oluşturacaktır. Ancak, kesitsel bir çalışma olması nedeniyle akupunkturun bilişsel bozukluklar üzerindeki uzun vadeli etkilerini belirlemek mümkün değildir. Gelecekte yapılacak çalışmalar, daha geniş örneklem grupları ile uzun vadeli etkileri inceleyerek akupunkturun klinik uygulanabilirliği hakkında daha fazla veri sağlayabilir.

Hazırlayan: Şevval Kurnaz

 

(Shin H, Seong W, Woo Y, Kim JH, Park KR, Lee DH. Neural Mechanism of Cognitive Reserve in Acupuncture Stimulation: Protocol for a Randomized, Placebo-Controlled Functional Near-Infrared Spectroscopy Trial. JMIR Res Protoc. 2025 Feb 19;14:e66838. doi: 10.2196/66838. PMID: 39970435.)

Nazotrakeal Entübasyon Sırasında Kanamayı Önlemede Kokain

Nazotrakeal Entübasyon Sırasında Kanamayı Önlemede Kokain: Sistematik Bir Derleme

Bu sistematik derleme, nazotrakeal entübasyon sırasında kanamayı önlemede kokainin etkinliğini diğer vazokonstriktörler veya plasebo ile karşılaştırarak analiz etmiştir. Sonuçlar, epistaksis oluşumunda çok az fark olduğunu veya hiç fark olmadığını göstermiştir, ancak çalışma tasarımındaki sınırlamalar ve kanama şiddeti ölçeklerindeki farklılıklar kesin sonuçlar çıkarmayı zorlaştırmıştır. Epistaksis bu prosedürün yaygın bir komplikasyonu olmakla birlikte, klinik önemi değişkenlik göstermektedir ve çalışmalar arasında standart bir kanama ölçeğinin olmaması, kokainin alternatif müdahalelere kıyasla gerçek etkisini değerlendirmede zorluk yaratmıştır.  

 

Derleme ayrıca ağrı giderme, mekanik komplikasyonlar ve yan etkilere ilişkin verilerin yetersiz veya kesin olmadığını ortaya koymuştur. Hiçbir çalışma, kokainin uyanık nazotrakeal entübasyondaki analjezik etkisini değerlendirmemiştir ve nazal konka yaralanmaları veya retrofaringeal diseksiyon gibi mekanik komplikasyonlar hiçbir çalışmada bildirilmemiştir. Bazı olgu raporları kokaini kardiyak olaylarla ilişkilendirmiş olsa da, bu derleme, sınırlı kardiyovasküler yan etki verileri ile artmış risk için güçlü bir kanıt bulamamıştır. Bu ikincil sonuçlara ilişkin kapsamlı verilerin eksikliği, kokainin güvenliği ve etkinliğine dair net bir değerlendirme yapılmasını engellemektedir.  

 

Titiz bir metodolojiye rağmen, derlemenin küçük örneklem büyüklüğü, kanama şiddetinin değişken tanımları ve dahil edilen çalışmalardaki potansiyel yanlılıklar gibi önemli sınırlamaları bulunmaktadır. Sonuç olarak, kokainin diğer vazokonstriktörlere üstünlüğünü destekleyecek yeterli kanıt bulunmamaktadır ve kullanımı klinik değerlendirmeye dayanmalıdır. Nazotrakeal entübasyon için kokainin gerçek fayda ve risklerini belirlemek amacıyla daha büyük popülasyonlar ve standartlaştırılmış sonuç ölçütleri ile gerçekleştirilecek rastgele kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Larsen MH, Rosenkrantz O, Krag M, Rasmussen LS, Isbye D. Cocaine to prevent bleeding during nasotracheal intubation: A systematic review. Acta Anaesthesiol Scand. 2025 Mar;69(3):e70002. doi: 10.1111/aas.70002. PMID: 39956953; PMCID: PMC11830855.)

Daha Yüksek Sigara İçme Oranlarına Rağmen Japonya'da Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının ABD'ye Göre Çok Daha Düşük Prevalansı ve Ölüm Oranı

Daha Yüksek Sigara İçme Oranlarına Rağmen Japonya’da Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının ABD’ye Göre Çok Daha Düşük Prevalansı ve Ölüm Oranı: Bir Meta-Analiz/Sistematik Derleme

Bu meta-analiz, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) prevalansı ve mortalitesini sistematik olarak karşılaştırarak her iki popülasyonda da tutarlı tanı kriterleri kullandı. Japon erkeklerinde sigara içme oranları Amerikan erkeklerine kıyasla önemli ölçüde daha yüksek olmasına rağmen, çalışma yaşa göre ayarlanmış KOAH prevalansı ve mortalitesinin Japonya’da çok daha düşük olduğunu ortaya koydu. Japon kadınlarında sigara içme oranları Amerikan kadınlarına göre oldukça düşük olup, bu durum Japon kadınlarında daha düşük KOAH prevalansı ile ilişkiliydi. Son kırk yılda, Japon erkekleri Amerikan erkeklerine kıyasla sürekli olarak daha yüksek sigara içme oranlarına sahipti, ancak Japonya’daki KOAH mortalite oranı çok daha düşük kaldı. Japon erkekleri, Amerikan erkeklerine kıyasla üçte bir oranında daha düşük KOAH mortalitesine sahipken, Japon kadınları Amerikan kadınlarına kıyasla onda birden daha düşük bir mortalite oranına sahipti.  

 

Çalışma, bu farklılığı açıklayabilecek kardiyovasküler hastalık (KVH) prevalansı, sistemik inflamasyon seviyeleri ve alevlenme oranlarındaki farklılıklar gibi potansiyel faktörleri inceledi. Japon KOAH hastalarının Batı popülasyonlarına kıyasla daha düşük KVH oranlarına ve daha az alevlenmeye sahip olduğu gözlemlendi. Bu durum, mortalitenin azalmasına katkıda bulunmuş olabilir. Araştırmalar, Japonya’daki sistemik inflamasyon seviyelerinin Amerika Birleşik Devletleri’ne kıyasla belirgin şekilde daha düşük olduğunu gösterdi; bu da KOAH prevalansı ve şiddetini etkileyebilir. Ayrıca, Japonya’daki daha düşük KOAH alevlenme oranları, sağlık hizmetlerine daha iyi erişim ve hastalığın daha sıkı yönetimi ile ilişkilendirildi ve bu durum hastaların durumunun daha stabil olmasını sağladı. Sigara öyküsü, paket-yıl cinsinden ölçüldüğünde, Japon erkeklerinde Amerikan erkeklerine göre daha yüksek bulunmuş olup, bu da daha düşük toplam sigara maruziyetinin bulguları açıklayabileceği ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.  

 

Japonya’daki daha düşük KOAH oranlarına katkıda bulunabilecek ek çevresel ve yaşam tarzı faktörleri de değerlendirildi. Balık ve soya bazlı antioksidanlar açısından zengin olan Japon diyeti, KOAH riskinin azalması ve daha iyi akciğer fonksiyonu ile ilişkilendirilmiştir. Yapılan çalışmalar, balık ve soya tüketimi ile KOAH prevalansı arasında ters bir ilişki olduğunu tutarlı bir şekilde göstermiş ve bu besinlerin akciğer hastalığına karşı koruyucu bir rol oynayabileceğini öne sürmüştür. Diğer potansiyel etkenler arasında hava kirliliği seviyelerindeki farklılıklar, sağlık hizmetleriyle etkileşimler ve ilaç uyumu yer almaktadır. Ancak, ölüm istatistiklerinde yanlış sınıflandırma ve KOAH tanısındaki farklılıklar gibi çalışma sınırlamaları, daha fazla araştırmaya olan ihtiyacı vurgulamaktadır. Sonuç olarak, Japonya’daki daha düşük KOAH oranlarına katkıda bulunan faktörlerin anlaşılması, dünya genelinde daha etkili önleme ve yönetim stratejilerinin geliştirilmesine yardımcı olabilir.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Sekikawa A, Li M, Joshi N, Herbert B, Tilves C, Cui C, Gao S, Chang Y, Nakano Y, Sciurba FC. Much Lower Prevalence and Mortality of Chronic Obstructive Pulmonary Disease in Japan Than in the United States Despite Higher Smoking Rates: A Meta-Analysis/Systematic Review. J Epidemiol. 2025 Feb 5;35(2):90-99. doi: 10.2188/jea.JE20240085. Epub 2024 Jul 20. PMID: 39034109; PMCID: PMC11706673.)

Tip 1 diyabetli ergenlerde Ramazan orucu

Tip 1 diyabetli ergenlerde Ramazan orucu: Sistematik derleme ve meta-analiz

Bu sistematik derleme ve meta-analiz, tip 1 diyabet mellitus (T1DM) hastası ergenlerde Ramazan orucunun glisemik kontrol üzerindeki etkilerini incelemiştir. Bu popülasyonda orucun riskleri ve güvenliği konusunda farklı çalışmalar çeşitli bulgular bildirmiştir. Bazı araştırmalar, orucun kan glukoz seviyelerinde önemli dalgalanmalara neden olduğunu ve hipoglisemi ile hipergliseminin sık görüldüğünü göstermiştir. Ancak, bu komplikasyonların şiddeti çalışmalara göre değişiklik göstermektedir. Bazı araştırmalarda, hipoglisemi insidansının oruç tutan bireylerde oruç tutmayan kontrollere kıyasla biraz daha yüksek olduğu bulunurken, diğerleri glukoz seviyelerindeki dalgalanmalarda belirgin bir fark gözlememiştir. Diyabetik ketoasidoz (DKA) riski de mevcuttur, ancak nispeten düşük görünmektedir ve yalnızca küçük bir yüzdelik dilimde bu komplikasyon gelişmiştir.  

 

Oruç tutmanın HbA1c seviyeleri ve vücut ağırlığı üzerindeki etkisinin minimal olduğu bulunmuştur. Bazı çalışmalar, Ramazan sonrası HbA1c seviyelerinde hafif düşüşler bildirmiştir, ancak bu değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı değildir. Benzer şekilde, insülin rejiminden bağımsız olarak, vücut ağırlığında oruç sonrası çok az değişiklik olduğu veya hiç değişiklik olmadığı gözlemlenmiştir. Diyet önerilerine uyum gibi yaşam tarzı faktörlerinin, bazı hastalarda lipid profillerini etkilediği belirlenmiştir. Sürekli glukoz izleme (CGM) ve flaş glukoz izleme (FGM), ciddi hipoglisemi ve DKA’yı önlemek için etkili araçlar olarak önerilmektedir, çünkü bu yöntemler anlık kan şekeri takibine olanak tanımaktadır. Ayrıca, Ramazan öncesi glisemik kontrol, orucun güvenliğini belirlemede önemli bir faktör olarak belirlenmiş olup, daha yüksek bazal HbA1c seviyelerinin daha sık glukoz dalgalanmalarıyla ilişkili olduğu saptanmıştır.  

 

Genel olarak, bu derleme, oruç tutmanın ergen T1DM hastaları için riskler taşıyabileceğini, ancak iyi kontrol edilen diyabet, uygun izleme ve yeterli eğitimle güvenli olabileceğini ortaya koymuştur. Hastaların kan glukoz seviyelerini düzenli olarak izlemeleri ve belirgin hipoglisemi veya hiperglisemi durumunda oruçlarını bozmaları önerilmektedir. Ancak, bazı ergenlerin komplikasyonlar yaşamalarına rağmen oruçlarını bozmayı reddedebileceği ve bu durumun olumsuz sonuçlara yol açabileceği belirtilmiştir. Genç T1DM hastalarının güvenli oruç tutma pratiğini desteklemek için insülin ayarlamaları ve glukoz izleme stratejileri konusunda net kılavuzlar geliştirmek amacıyla daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Safari O, Shafiee A, Heidari A, Nafarzadeh F, Aminzadeh D, Abianeh FE, Amini MJ, Bakhtiyari M, Monfared AB. Ramadan fasting among adolescents with type 1 diabetes: a systematic review and meta-analysis. BMC Endocr Disord. 2025 Feb 18;25(1):45. doi: 10.1186/s12902-025-01835-1. PMID: 39966830; PMCID: PMC11834623.)

Hipobarik ve Normobarik Hipoksida Egzersize Kardiyorespiratuvar Yanıtlar

Hipobarik ve Normobarik Hipoksida Egzersize Kardiyorespiratuvar Yanıtlar: Randomize, Tek Kör, Çapraz Çalışma

Bu rastgele, tek kör, çapraz çalışma, hipobarik hipoksi (HH) ile normobarik hipoksi (NH) arasındaki kardiyorespiratuar yanıtları karşılaştırmayı amaçlamıştır, her ikisi de yaklaşık 4000 metreye denk gelen bir irtifada yapılmıştır. Çalışmanın ana bulguları, kontrollü koşullar altında, hem HH hem de NH’nin dinlenme halindeyken benzer fizyolojik yanıtlar oluşturduğunu göstermektedir. Ancak, egzersiz yoğunluğu arttıkça solunum mekanikleri ve desenlerinde farklar gözlemlenmiştir. HH’de, NH’ye kıyasla daha yüksek bir maksimum oksijen alımı (˙V O2 max) tespit edilmiştir, bu muhtemelen daha yüksek bir solunum sıklığından (fR) kaynaklanmaktadır ve bu da maksimum egzersiz sırasında oksijen doygunluğunu (SpO2) ve aerobik performansı artırmıştır.

 

Dinlenme durumunda, çalışma, HH ve NH arasında, karşılaştırılabilir oksijen basınçları ve SpO2 seviyeleri ile minimal farklar bulmuştur. Araştırma, ölçümlerin zamanlamasının bu sonuçları etkileyebileceğini ve dinlenme parametrelerinde hızlı dekompresyon sonrasında farklar ortaya çıkabileceğini gösteren önceki bulguları desteklemektedir. Çalışma ayrıca, hava yoğunluğunun solunum mekanikleri üzerindeki etkilerini incelemiş ve HH’deki azaltılmış yoğunluğun oksijen difüzyonunu artırarak ve solunum işini azaltarak egzersiz sırasında, özellikle submaksimal yoğunluklarda, daha iyi SpO2 seviyeleri elde edilmesine yol açabileceğini vurgulamıştır. Ancak, çalışma, HH’deki maksimum kalp hızının (HRmax) anlamlı bir şekilde daha yüksek olmadığını belirtmiş, bu da faydaların sempatik aktivasyona bağlı olmadığını, bunun yerine diğer fizyolojik mekanizmalara dayandığını düşündürmektedir.

 

Çalışma, solunum valfleri ve tüp sistemlerinden kaçınılarak ventilasyon desenine minimal müdahale sağlanması ve çevresel koşulların sıkı kontrolü gibi metodolojik güçlü yönleri de ele almıştır. Küçük örneklem büyüklüğü ve potansiyel hareket artefaktları gibi bazı sınırlamalara rağmen, çalışma, HH’nin NH’ye kıyasla egzersiz performansında hafif ama tutarlı bir iyileşme sunduğunu ve özellikle SpO2 ve ˙V O2 max açısından avantaj sağladığını sonuçlandırmıştır. Bu bulgular, HH’nin, özellikle etkili solunum kası boşaltımı gerektiren sporcular veya popülasyonlar için yüksek irtifa egzersizini simüle eden koşullarda belirgin avantajlar sağlayabileceğini göstermektedir. Ancak, bu bulguların klinik popülasyonlara veya solunum sınırlamaları olan bireylere genelleştirilirken dikkatli olunması gerektiği tavsiye edilmektedir.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Vinetti G, Turner R, Taboni A, Rauch S, Seraglio PME, Netzer N, Strapazzon G, Gatterer H. Cardiorespiratory Responses to Exercise in Hypobaric versus Normobaric Hypoxia: A Randomized, Single-Blind, Crossover Study. Med Sci Sports Exerc. 2025 Mar 1;57(3):632-640. doi: 10.1249/MSS.0000000000003578. Epub 2024 Oct 4. PMID: 39365185; PMCID: PMC11801440.)