1 Kasım 2024/"Kuşak"
TIP DÜNYASINDA YAŞANAN GELİŞMELER
Tip 2 Diyabetli Bir Hastanın Bozulmuş Pankreatik Adacık Fonksiyonunu Kişiselleştirilmiş Endoderm Kök Hücre Türetilmiş Adacık Dokusu İle Tedavi Etmek
Tip 2 Diyabetli Bir Hastanın Bozulmuş Pankreatik Adacık Fonksiyonunu Kişiselleştirilmiş Endoderm Kök Hücre Türetilmiş Adacık Dokusu İle Tedavi Etmek
Bu makale, 2. tip diyabet (T2D) tedavisinde yeni bir yaklaşımı, kişiselleştirilmiş endoderm kök hücrelerinden türetilen adacık dokusunu (E-adacıklar) kullanarak, ilk kez insan üzerinde uygulanmasını rapor ediyor.
T2D’de, vücut insüline yeterince duyarlı olmaktan çıkar ve pankreastaki beta hücreleri de insülin üretimini azaltır veya işlevini yitirir. Bu durum, zamanla insülin bağımlılığına yol açabilir. Kadavra adacık nakli, insülin bağımlı diyabet için etkili bir tedavi yöntemi olsa da, donör organ sıkıntısı nedeniyle sınırlı kullanım alanı bulmaktadır.
Bu çalışmada, araştırmacılar, pankreas adacıklarının öncüsü olan ve kansere dönüşme riski taşımayan insan endoderm kök hücrelerini (EnSCs) kullanarak E-adacıklar üretmişlerdir. Bu E-adacıklar, hastaya ait kök hücrelerden üretildiği için vücudun bağışıklık sisteminin onları reddetme riski daha azdır.
Çalışmanın konusu olan 59 yaşında, 25 yıllık T2D geçmişine sahip bir erkek hasta, böbrek nakli yapılmış ve kan şekeri kontrolü sağlanamamıştır. Hasta, kan şekeri seviyesinin dalgalanmalarının böbreğinin sağlığını olumsuz etkileyebileceği ve hipoglisemi riskinin arttığı için E-adacık nakline karar vermiştir.
Araştırmacılar, hastanın EnSCs’lerini kullanarak laboratuvar ortamında E-adacıklar üretmiş ve GMP (Good Manufacturing Practice) koşullarına uygun olarak üretilmesini sağlamışlardır. Üretilen E-adacıkların, insan kadavra adacıklarına benzer morfoloji, endokrin hücre bileşimi, gen ifadesi ve fonksiyonel özellikleri gösterdiği, ayrıca diabetli fare ve maymun modellerinde kan şekeri seviyesini düzenlemede etkili olduğu görülmüştür.
E-adacıklar, hastanın karaciğerine nakledilmiştir. Nakilden sonra 116 hafta boyunca hastanın kan şekeri kontrolü, insulin kullanımı ve C-peptid seviyeleri düzenli olarak izlenmiştir.
Sonuç olarak, 116 haftalık takip süresi boyunca, hastanın kan şekeri kontrolünde önemli iyileşmeler gözlemlenmiş, insulin kullanımına tamamen son verilmiş ve C-peptid seviyeleri artmıştır. Ayrıca, E-adacıklar, hasta tarafından iyi tolere edilmiş ve tümör oluşumu veya ciddi nakil ile ilgili yan etkiler yaşanmamıştır.
Bu çalışma, T2D tedavisi için yeni ve umut vadeden bir yaklaşım sunmaktadır. E-adacıkların, donör organ sıkıntısı sorununu aşarak, T2D hastalarının hayat kalitesini artırmasında büyük bir rol oynaması beklenmektedir. Ancak, daha büyük çaplı çalışmaların, E-adacık naklinin uzun vadeli etkinliği ve güvenliği hakkında daha kesin sonuçlar elde etmek için gerekli olduğu belirtilmelidir.
Hazırlayan: Elif Özge İnan
Hafif Ensefalopatili Yenidoğanlarda Tüm Vücut Hipotermisine Karşı Hedeflenmiş Normotermi
Hafif Ensefalopatili Yenidoğanlarda Tüm Vücut Hipotermisine Karşı Hedeflenmiş Normotermi: Çok Merkezli Pilot Randomize Klinik Çalışma
Bir pilot randomize klinik çalışma, hafif hipoksik-iskemik ensefalopatili (HIE) yenidoğanlarda normotermiye kıyasla 48 ve 72 saat boyunca tüm vücut hipotermisinin serebral manyetik rezonans biyobelirteçleri üzerindeki etkisini araştırmıştır. Çalışma, tüm vücut hipotermisinin, hipotermi gruplarındaki yenidoğanların başlangıçta daha kötü sağlık durumunda olmalarına rağmen, hafif HIE’den sonra serebral manyetik rezonans biyobelirteçlerinde iyileşmeye yol açmadığını buldu. Çalışmaya, yarısı 6 saatten küçük ve geri kalanı 6 saat veya daha büyük olan ve 6 saat içinde tüm vücut hipotermisi almış olan 101 yenidoğan katılmıştır. Kabul ve randomizasyon sırasındaki ortanca yaşlar gruplar arasında farklılık göstermiş, ancak hipotermi ve normotermi grupları arasında serebral manyetik rezonans biyobelirteçleri açısından sonuçlarda önemli bir fark bulunmamıştır.
Hazırlayan: Elif Özge İnan
Baş Dönmesinde Telerehabilitasyonun Etkinliği
Baş Dönmesinde Telerehabilitasyonun Etkinliği: Meta-Analiz ile Sistematik Bir İnceleme
Bu sistematik derleme, dünya çapında yetişkinlerin %17 ila %30’unu etkileyen yaygın bir durum olan baş dönmesinin yönetiminde telerehabilitasyonun etkinliğini araştırmaktadır. Derleme, senkronize, asenkronize veya tele-destek/izleme yoluyla sunulan telerehabilitasyon müdahalelerinin sonuçlarını analiz etmiştir. Meta-analiz, baş dönmesi sıklığı ve şiddetinde ortalama 3,01, engellilikte -4,25 ve anksiyetede -0,16 standartlaştırılmış ortalama fark ile telerehabilitasyon lehine önemli sonuçlar bulmuştur. Bu olumlu sonuçlar, geleneksel rehabilitasyon çalışmalarının baş dönmesi yönetimindeki etkinliğiyle uyumludur. Bununla birlikte, mevcut yöntem ve programlar nitelik ve kalite açısından farklılık gösterdiğinden, çalışma farklı telerehabilitasyon yaklaşımlarının etkinliğine ilişkin daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurgulamaktadır. Genel olarak telerehabilitasyon, baş dönmesi yaşayan bireyler için uygulanabilir bir tedavi seçeneği olarak umut vaat etmekte ve vestibüler bozuklukların yönetiminde tele-sağlığın potansiyelini desteklemektedir. Farklı telerehabilitasyon yaklaşımlarının etkinliğini keşfetmek ve bu alandaki çalışmaların metodolojik kalitesini artırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Hazırlayan: Elif Özge İnan
Transkraniyal Manyetik Stimülasyon ve Transkraniyal Doğru Akım Stimülasyonu Mental Bozukluklarda
Transkraniyal Manyetik Stimülasyon ve Transkraniyal Doğru Akım Stimülasyonu Mental Bozukluklarda: Sistematik Bir İnceleme ve Doz-Yanıt Meta-Analizi
Sistematik bir inceleme ve 110 çalışmanın meta-analizi, şizofreni, depresyon, obsesif-kompulsif bozukluk ve madde kullanım bozuklukları için transkraniyal manyetik stimülasyon (TMS) ve transkraniyal doğru akım stimülasyonu (tDCS) müdahaleleri arasında önemli doz-yanıt ilişkileri buldu. Noninvaziv beyin stimülasyonu müdahaleleri ruhsal bozuklukların tedavisinde etkinlik gösterdiğinden, çalışma her bozukluk için en uygun doz stimülasyon parametrelerini belirlemeyi amaçlamıştır. Ölçülen ana sonuç, TMS için alınan toplam darbelerin neredeyse maksimum etkili dozları ve tDCS için coulomb cinsinden toplam akım dozuydu. Çalışmada ayrıca ED95’ten daha yüksek bir dozun depresif semptomlarda daha az iyileşme ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Çalışma, noninvaziv beyin stimülasyonu müdahalelerinde doz-yanıt ilişkisinin karmaşıklığını vurgulamaktadır.
Hazırlayan: Elif Özge İnan
İnflamatuar Bağırsak Hastalığı İle Nörodejeneratif Bozukluklar Arasındaki İki Yönlü Prospektif İlişki
İnflamatuar Bağırsak Hastalığı İle Nörodejeneratif Bozukluklar Arasındaki İki Yönlü Prospektif İlişki: Uzunlamasına Çalışmalara Dayalı Sistematik Bir İnceleme Ve Meta-Analiz
Meta-analizde, inflamatuar bağırsak hastalığı (IBH) ve nörodejeneratif hastalıklar arasındaki ilişki; Alzheimer hastalığı (AH), demans, multipl skleroz (MS) ve Parkinson hastalığı (PH) üzerinde yoğunlaşılarak incelendi. IBH hastalarının bu dört nörodejeneratif hastalığı geliştirme riskinin daha yüksek olduğu araştırma sonucu ortaya çıktı. Sadece birer çalışmada, IBH hastalarında amyotrofik lateral skleroz (ALS) ve çoklu sistem atrofisi (MSA) gibi hastalıklarda da artan insidans gösterildi. IBH’nin daha geniş bir nörodejeneratif hastalık yelpazesiyle ilişkili olabileceğini öne sürüldü.
Çalışma, bağırsak iltihabının nörodejeneratif hastalık riskini artırdığını ve nörodejenerasyonun bağırsak iltihabına yol açabileceğini belirtti. Bu durumda IBH ve nörodejenerasyon arasındaki iki yönlü ilişki doğrulanmış oldu. Yaşlanma, özellikle daha yaşlı IBH hastalarında AH ve demans riskini artıran önemli bir risk faktörü olarak belirlendi.
Farklı IBH türlerinin, Crohn hastalığı (CH) ve ülseratif kolit (ÜK), nörodejeneratif hastalıklar üzerinde farklı etkileri olduğu bulundu. CH hastaları, ÜK hastalarına göre AH ve MS riskinde daha yüksek bir artış gösterdi. Çevresel ve genetik faktörlerin, gözlemlenen ilişkilere potansiyel katkıda bulunan etmenler olduğu belirtildi.
Meta-analiz, boylamsal çalışmalara odaklanarak ve yaş, bölge ve çevresel faktörler gibi heterojenlik faktörlerine dayalı alt grup analizleri yaparak potansiyel yanlılıkları ele aldı. Çalışmanın gözlemsel doğası ve potansiyel karıştırıcı faktörler gibi bazı sınırlamalarına rağmen, geniş veri seti ve kapsamlı yaklaşımı nedeniyle meta-analiz önemli bulgular sunmaktadır. Bu çalışma, IBH hastalarının nörodejeneratif değişikliklerin erken tespiti ve müdahalesi için düzenli nörolojik taramalara ihtiyaç duyduğunu öne sürmektedir.
Hazırlayan: Şevval Kurnaz
İyi Huylu Tiroid Nodüllerini Tedavi Etmek İçin Çeşitli Ultrason Rehberli Ablasyon Tekniklerinin Göreceli Etkinliğinin Değerlendirilmesi
İyi Huylu Tiroid Nodüllerini Tedavi Etmek İçin Çeşitli Ultrason Rehberli Ablasyon Tekniklerinin Göreceli Etkinliğinin Değerlendirilmesi: Sistematik Bir İnceleme Ve Ağ Meta-Analizi
Ultrason rehberliğinde TA (termal ablasyon) ve CA (kimyasal ablasyon), BT (benign tiroid nodülleri) gibi yaklaşımların iyi huylu tiroid tedavisinde cerrahi rezeksiyona alternatif olarak düşünüldü. Bu yaklaşımların minimal invazivlik, hızlı iyileşme, iyi tekrarlanabilirlik, kozmetik sonuçlar ve tiroid fonksiyonunun daha iyi korunması gibi avantajlar sunması onları öne geçirmektedir. Çalışmalar, RFA (radyo frekans ablasyonu), LA (lazer ablasyonu), MWA (mikrodalga ablasyonu), EA (etanol ablasyonu), PA (perkütan ablasyon) ve HIFU’nun (yüksek yoğunluklu odaklanmış ultrason) BT hacmini etkili bir şekilde azalttığını göstermiştir.
Çalışmada, RFA + 2 seans tedavi grubunun, 6 aylık takip döneminde tiroid nodülü hacmindeki yüzde değişim açısından en yüksek etkinliği gösterdiği, 12 aylık takipte ise RFA’nın diğer perkütan ablasyon yöntemlerine göre daha etkili olduğu belirlenmiştir. Alt grup analizleri, RFA + 2 seans tedavi grubunun 6 aylık takipte solid tiroid nodülü hacmini azaltmada en etkili olduğunu, PA’nın ise aynı dönemde kistik tiroid nodülü hacmini azaltmada en iyi etkinliği gösterdiğini ortaya koymuştur.
Çalışmada, BT’lerin tedavisinde çeşitli ultrason rehberliğinde ablasyon tedavilerinin etkinliğini karşılaştırarak önemli klinik bilgiler sunmaktadır. BT’ler yaygın bir tiroid bozukluğudur ve hastaların sağlığını ve yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir. Bu nedenle, en uygun tedavi seçeneklerinin belirlenmesi hastaların iyileşmesi için hayati önem taşımaktadır. Önceki meta-analizler de RFA’nın LA’ya göre BT hacmini azaltmada üstün olduğunu öne sürmüş ve bulgularımızla uyumlu olmuştur. Çalışma, daha geniş bir kapsama sahip olup, mevcut ultrason rehberliğinde ablasyon yöntemlerini kapsamlı bir şekilde karşılaştırmıştır.
Çalışmanın bazı sınırlamaları bulunmaktadır. İlk olarak, çalışmamızın örnekleri farklı çalışmalardan geldiği için yöntem ve standartlarda farklılıklar olabilir ve bu da sonuçların tutarlılığını etkileyebilir. İkincisi, çalışma ağırlıklı olarak kısa vadeli tedavi sonuçlarına odaklanmıştır ve uzun vadeli tedavi etkileri, güvenliği gibi konularda daha fazla gözlem ve doğrulama gerektirmektedir. Üçüncüsü, dahil edilen çalışmalar randomize kontrollü çalışmalar ve kohort çalışmalarıdır. Ancak randomize kontrollü çalışmaların eksikliği nedeniyle diğer müdahale faktörlerinin tedavi etkileri üzerindeki etkisini tamamen dışlayamayız. Gelecekteki çalışmalar, ultrason rehberliğinde ablasyon tedavisinin farklı hasta popülasyonlarındaki etkilerini daha iyi anlamak için çok merkezli, geniş örneklemli randomize kontrollü çalışmaları artırabilir.
Sonuç olarak, çalışma BT’lerin tedavisinde çeşitli ultrason rehberliğinde ablasyon tedavilerinin etkinliğine dair yeni içgörüler ve kapsamlı analizler sunmaktadır. Bununla birlikte, kısa vadeli ve uzun vadeli tedavi etkilerini güçlendirmek ve doğrulamak için ek araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu, klinik uygulama için daha sağlam rehberlik sağlayacak ve tedavi stratejilerini optimize edecektir.
Hazırlayan: Şevval Kurnaz
Myastenia Gravis İçin Akupunktur Ve Yakı Tedavisi
Myastenia Gravis İçin Akupunktur Ve Yakı Tedavisi: Sistematik Bir İnceleme Ve Meta-Analiz
Bu çalışma, miyasteni gravis (MG) tedavisinde akupunktur ve yakı etkinliğini araştırıyor. MG, iskelet kası zayıflığı ile karakterize edilen bir durum olarak kabul edilir. Geleneksel Çin tıbbı MG’yi “solgunluk” kategorisine dahil eder ve patogenezde dalak ve böbrek yetmezliğinin rolünü vurgular. Bu bakış açısına dayalı klinik müdahaleler, Buzhong Yiqi Decoction ve masaj ile birlikte akupunktur kullanımı gibi yaklaşımlar olumlu sonuçlar göstermiştir.
MG’nin tam nedeni belirsiz olsa da, egemen teoriler humoral immün cevap ve immün düzenlemedeki bozukluklarla ilişkilidir. Akupunktur ve yakının MG semptomlarını önemli ölçüde iyileştirdiği ve genel klinik etkinliği artırdığı bulunmuştur. Bu durum muhtemelen akupunktur noktalarını uyararak immün fonksiyonu düzenleyerek, kan dolaşımını artırarak ve nöromusküler iletimi iyileştirerek oluşmaktadır. Araştırmalar bu tedavilerin asetilkolin reseptörlerinin ekspresyonunu artırabileceğini, sitokin seviyelerini düzenleyebileceğini ve T lenfosit alt kütlelerini düzenleyebileceğini göstermiştir.
Bu meta-analizdeki dahil edilen çalışmaların kalitesi düşük olarak değerlendirilmiştir ve potansiyel yayın biası ve metodolojik kısıtlamalar mevcuttur. Bulguları doğrulamak ve MG tedavisinde akupunktur ve yakı için standartlaştırılmış protokoller oluşturmak için titiz randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu gibi zorluklara rağmen, akupunktur ve yakı MG yönetiminde potansiyel avantajlar sunar, hastaların klinik sonuçlarını ve yaşam kalitesini iyileştirerek katkıda bulunur.
Hazırlayan: Şevval Kurnaz
Duygudurum Dengeleyici Lamotrijinin Sağlıklı Gönüllülerde Duygusal İşleme Üzerindeki Akut Nöral Etkileri
Duygudurum Dengeleyici Lamotrijinin Sağlıklı Gönüllülerde Duygusal İşleme Üzerindeki Akut Nöral Etkileri: Randomize Bir Kontrol Denemesi
Çalışmanın amacı, tek bir doz lamotrijinin sağlıklı bireylerdeki ruh halini ve duygusal uyaranlara beynin tepkilerini nasıl etkilediğini araştırmaktır. Sonuçlar, lamotrijin alan katılımcıların korkulu yüzlerin cinsiyetini belirlemede plasebo alanlara göre daha başarılı olduklarını gösterdi. Ayrıca duygusal işleme ilişkilendirilen bölgelerde, örneğin amigdala, insula ve ACC gibi, lamotrijin grubunda beyin aktivitesinin korkulu, mutlu ve öfkeli yüzlerle karşılaşıldığında (baz çizgisine göre) azaldığını gösterdi. Bu azalma herhangi bir belirli duyguyla sınırlı değildi ve beklentilerin aksine duygusal olarak spesifik değildi. Lamotrijin görsel uyarım üzerindeki beyin tepkilerini etkilemedi, bu da duygusal işleme olan etkilerinin genel beyin aktivitesindeki değişikliklerden kaynaklanmadığını gösteriyor. Bununla birlikte, katılımcılar lamotrijinle ilgili azalan uyanıklık ve artan uykululuk gibi yan etkiler bildirdi. Bulgular, lamotrijinin beyin uyarıcılara nasıl yanıt verdiği üzerinde geniş bir etkiye sahip olabileceğini ve bu durumun duygu durumu düzenleyici etkileri için önemli olabileceğini öne sürüyor. Bu bulguların ve ruh hali bozukluklarını tedavi etmek için bunların etkilerinin nasıl çevrileceğinin doğrulanması için daha büyük örneklem büyüklüklerinde ve klinik popülasyonlarda daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
Hazırlayan: Şevval Kurnaz
Üst Gastrointestinal Ve İnce Bağırsak Muayenesi İçin Üç Boyutlu Manyetik Yardımlı Kapsül Endoskopinin Etkinliği Ve Güvenliği
Üst Gastrointestinal Ve İnce Bağırsak Muayenesi İçin Üç Boyutlu Manyetik Yardımlı Kapsül Endoskopinin Etkinliği Ve Güvenliği
Yeni 3D MACE (Manyetik Yardımlı Kapsül Endoskopi) sistemi, geleneksel MACE’e kıyasla daha ileri bir tanı aracı sunarak, non-invaziv ve tek adımlı üst gastrointestinal (GI) ve ince bağırsak muayeneleri sağlar. Bu çalışmada 3D MACE sistemi kullanılmış ve üstün görüntü kalitesi ile 3D görüntü rekonstrüksiyon yetenekleri ortaya konulmuştur. Sonuçlar, sistemin performansını ve güvenliğini göstermiş, vakaların %98.6’sında ana mide yapılarının doğrulandığını ve anormal mide lezyonlarının yüksek doğrulukla tanımlandığını göstermiştir. Ek olarak, vakaların %94.5’inde önemli bir yan etki olmadan ince bağırsak muayenesi tamamlanmıştır.
3D MACE sistemi, geleneksel üst endoskopiyi tolere edemeyen hastalar için bir alternatif olabilir çünkü sedasyon gerektirmez ve endoskopiyle ilişkili rahatsızlık ve yan etki riskini azaltır. Bu sistem, non-invaziv doğası ve GI mukozasını doğrudan inceleme yeteneği sayesinde mide kanseri taramasında özellikle yararlı olabilir. Mide kanserini tespit etmede üst endoskopinin üstün doğruluğuna rağmen, 3D MACE sistemi, hem üst endoskopi hem de üst GI serisinin (UGIS) faydalarını birleştirirken endoskopiye bağlı enfeksiyon risklerini minimize eder.
Bununla birlikte, 3D MACE sisteminin bazı sınırlamaları vardır; özofagus mukozasını doğrulamada zorluklar ve bazı durumlarda mide mukozasının zayıf görünürlüğü gibi. Ayrıca, mide kanseri gibi durumların teşhisi için kritik olan aktif temizlik veya önemli mide lezyonlarının biyopsisini gerçekleştiremez. Bu zorluklara rağmen, çalışma, 3D MACE sisteminin eş zamanlı üst GI ve ince bağırsak muayeneleri için potansiyelini vurgulamaktadır. Mide kanseri taraması ve tüm GI traktının incelenmesi gibi durumlarda pan-endoskopideki potansiyel rolünü doğrulamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Hazırlayan: Özlem Özçelik
İleri Evre Mide/Gastroözofageal Bileşke Adenokarsinomu, Özofageal Skuamöz Hücreli Karsinom Veya Safra Yolu Kanseri Olan Hastalarda Kemoterapisiz Bir Rejim Olan Surufatinib Ve Toripalimab Kombinasyonunun Etkinliği Ve Güvenliğiv
İleri Evre Mide/Gastroözofageal Bileşke Adenokarsinomu, Özofageal Skuamöz Hücreli Karsinom Veya Safra Yolu Kanseri Olan Hastalarda Kemoterapisiz Bir Rejim Olan Surufatinib Ve Toripalimab Kombinasyonunun Etkinliği Ve Güvenliği
Surufatinib ve toripalimab kombinasyon tedavisi, ileri evre mide/gastroözofageal bileşke (GC/GEJ) adenokarsinomu, özofageal skuamöz hücreli karsinom (ESCC) veya safra yolu kanseri (BTC) olan immünoterapi-naif hastalarda umut verici antitümör aktivite ve tolere edilebilir bir güvenlik profili göstermiştir. Bu keşif çalışması, kombinasyonun standart tedavilere yanıt vermeyen veya tolere edemeyen hastalar için etkili bir alternatif olabileceğini göstermektedir. Üç hasta kohortu arasında genel yanıt oranları (ORR’ler) %11.1 ile %31.6 arasında değişmekte olup en yüksek yanıtlar GC/GEJ ve ESCC kohortlarında gözlenmiştir. Hastalık kontrol oranları (DCR’ler) de yüksekti; GC/GEJ kohortu %78.9 DCR elde ederken, ortalama genel sağkalım (OS) 7.0 ila 13.7 ay arasında değişmiştir.
Bu kombinasyon tedavisinin etkinliğini mevcut ikinci basamak tedavilerle karşılaştırmak, potansiyel faydalarını vurgulamaktadır. İleri evre GC/GEJ için mevcut ikinci basamak tedaviler, örneğin ramucirumab veya kemoterapi kombinasyonları, surufatinib ve toripalimab ile elde edilen sonuçlara kıyasla daha düşük ORR’ler ve daha kısa ortalama OS göstermektedir. Özellikle GC/GEJ kohortunda, kombinasyon tedavisi %31.6 ORR ve 12.9 ay ortalama OS elde etmiştir, bu da olumlu sonuçlardır. Ek olarak, ESCC kohortu %30.0 gibi dikkate değer bir ORR gösterirken, BTC kohortu mevcut ikinci basamak tedavilere kıyasla daha iyi yanıt oranları sergilemiş ve kombinasyonun farklı kanser türlerinde daha geniş bir uygulanabilirliğini önermiştir.
Teşvik edici sonuçlara rağmen, çalışma, erken faz çalışmalara özgü olan küçük örneklem büyüklükleri ve açık etiketli, tek kollu çalışma tasarımı gibi sınırlamalara sahiptir. Bulgular, ağırlıklı olarak Çinli hastalardan elde edildiği için diğer popülasyonlara genellenemeyebilir. Çalışma ayrıca kontrol noktası inhibitörlerini içeren birinci basamak tedavilerin değişen ortamına dikkat çekmekte olup, kombinasyonun etkinliğini doğrulamak için daha büyük, randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu vurgulamaktadır. Genel olarak, surufatinib ve toripalimab, ileri evre GC/GEJ adenokarsinomu, ESCC ve BTC için umut verici bir kemoterapisiz rejim olarak görünmekte olup, daha fazla araştırma gerektirmektedir.
Hazırlayan: Özlem Özçelik
Nörolojik Bozukluklarda Beden Dikeyliğinin Yanlış Algılanması
Nörolojik Bozukluklarda Beden Dikeyliğinin Yanlış Algılanması: Bir Sistematik İnceleme ve Meta-analiz
Bu sistemik derleme ve meta-analiz, merkezi sinir sistemi bozukluğu (CNSD) olan hastalarda subjektif postural dikeylik (SPV) değişimlerini araştırmayı amaçladı. Bulgular, SPV’de önemli sapmaların olduğunu ortaya koydu; özellikle inme hastalarında, özellikle de itme sendromu (PS) veya PS ile birlikte hemineglekti olanlarda belirgin şekilde ortaya çıktı. Bu sapmalar, doğru SPV tahminleri için kritik olan somatosensoriyel sistemin potansiyel bozulmalarını işaret eder ve somatosensoriyel sistemin önemli ölçüde etkilendiği durumlarda daha büyük bir bozulma bulunmaktadır.
SPV değerlendirmesi sırasında test parametreleri ve hasta pozisyonlanmasının sonuçları etkilediği bulundu. Oturma ve ayakta durma pozisyonlarında görsel girdilerdeki değişkenlik, farklı dikeylik tahmini stratejileri olabileceğini ima edebilir. Testin başlangıcındaki hasta pozisyonlanması ve başın sabitlenmesi de SPV algısını etkiledi. Ancak, çalışmalar arasında tutarlı ve güvenilir sonuçlar sağlamak için standart bir SPV değerlendirme protokolüne olan ihtiyaç devam etmektedir, bu da dikeylik algısında somatosensoriyel sistemin önemini vurgular.
Önemli bulgulara rağmen, derleme küçük sayıda çalışma ve düşük örnek büyüklüğü gibi sınırlamalarla karşılaştı, bu da sonuçların genelleştirilebilirliğini etkileyebilir. Çalışmalar arasındaki metodolojik farklılıklar seçim yanlılığına yol açabilir ve bazı analizlerde yayın yanlılığı gözlemlendi. CNSD hastalarında dikeylik yanlış algısının evrimini ve klinik sonuçlar üzerindeki etkisini kapsamlı bir şekilde aydınlatmak için daha büyük örnek büyüklüğü ve standart SPV değerlendirme protokolleri gerektiren gelecek araştırmalar gereklidir.
Hazırlayan: Özlem Özçelik
Erken Alzheimer Hastalığı Olan Hastalarda Benfotiyaminin Güvenilirliğini Ve Etkililiğini Değerlendirmek İçin Sorunsuz Bir Şekilde Faz 2a-Faz 2b Rasgele, Çift Kör, Plasebo Kontrollü Bir Deneme Protokolü
Erken Alzheimer Hastalığı Olan Hastalarda Benfotiyaminin Güvenilirliğini Ve Etkililiğini Değerlendirmek İçin Sorunsuz Bir Şekilde Faz 2a-Faz 2b Rasgele, Çift Kör, Plasebo Kontrollü Bir Deneme Protokolü
Protokol, erken Alzheimer hastalığında (AH) benfotiaminin güvenilirliğini ve etkililiğini değerlendirmeyi amaçlayan bir faz 2A-2B klinik denemesini belirtir. Benfotiamin, AH ile ilişkilendirilen doku tiamin eksikliği, glukoz metabolizması değişiklikleri ve diğer patolojik süreçlere yeni bir terapötik yaklaşım olarak umut vaat etmektedir. Deneme, yenilikçi bir sorunsuz tasarımı benimseyerek, faz 2A ve 2B’yi tek bir deneme içinde entegre ederek, etkin doz optimizasyonunu ve etkililiğin 72 haftalık bir dönem boyunca değerlendirilmesini sağlar.
Adaptif doz karar kuralı, doz optimizasyonunu yönlendirecek, katılımcıların benfotiamin en yüksek ve en iyi tolere edilen dozu almasını sağlayacaktır. Önemli bir şekilde, deneme, katılımcıların dahil edilmesi için plazma tabanlı biyobelirteç testlerini kullanarak, invaziv prosedürlere veya pahalı görüntüleme tekniklerine olan ihtiyacı azaltır. Klinik olarak ilgili biyobelirteçler ve sonuçlara odaklanarak, deneme, benfotiaminin erken AH’deki potansiyel faydalarına dair sağlam kanıtlar sunmayı amaçlar, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Alzheimer Projesi Yasası (NAPA) tarafından belirlenen terapötik hedefleri birleştirme hedefiyle uyumlu olarak.
Denemenin sonuçlarının, erken AH’de benfotiaminin güvenilirliği, tolere edilebilirliği ve etkililiği hakkında değerli içgörüler sunması beklenmektedir. Klinik ölçümlerle birlikte farmakokinetik ve farmakodinamik biyobelirteçleri değerlendirerek, deneme, benfotiaminin optimal dozunu ve biliş ve günlük işlev üzerindeki etkisini belirlemeyi amaçlar. Genel olarak, BenfoTeam denemesi, AH hastaları için terapötik seçenekleri genişletme ve potansiyel hastalık değiştirici tedavilerin anlayışını ilerletme yolunda önemli bir adımı temsil eder.
Hazırlayan: Özlem Özçelik
Hücre Bazlı Aşıların Kanser Tedavisi Olarak Kullanımı
Hücre Bazlı Aşıların Kanser Tedavisi Olarak Kullanımı: Sistematik İnceleme ve Meta-Analiz
Hücre bazlı kanser aşıları terapötik bir strateji olarak umut vaat etmiştir, ancak klinik başarıları sınırlı olmuştur. Sistematik inceleme ve meta-analiz, hücre bazlı kanser aşılarının farklı kanser türleri ve etkinlikleri üzerindeki kapsamlı değerlendirmesini sağlamayı amaçladı. Birçok klinik denemeye rağmen, yalnızca Sipuleucel-T, başta prostat kanseri için olmak üzere FDA onayı almıştır, diğer denemeler ise önemli bir hayatta kalma faydası gösterememiştir. Çalışma, bireysel denemelerin genellikle olumlu sonuçlara doğru eğilim gösterdiğini, ancak sonuçların istatistiksel anlamlılıktan yoksun olduğunu, bu nedenle daha küçük denemelerden elde edilen verilerin bir meta-analiz ile birleştirilmesinin gerekliliğini vurguladı.
Analiz, tek kollu ve kontrollü çalışmaları içererek karışık sonuçlar ortaya koydu. Örneğin, dendritik hücre aşıları prostat kanseri ve melanomda dikkate değer hastalık kontrol oranları gösterdi. Ancak, nazofarenks karsinomu ve metastatik renal hücreli kanser gibi daha agresif kanserlerde yüksek oranlarda ilerleyici hastalık gözlemlendi. Kontrollü çalışmalar arasında, Hoover ve arkadaşlarının kolon kanserindeki erken çalışmaları potansiyel faydalar gösterdi, ancak çoğu güncel çalışma, glioblastoma gibi bazı dendritik hücre aşıları çalışmaları dışında, hayatta kalma avantajları göstermedi. Glioblastoma, geleneksel tedavilerle etkili bir şekilde tedavi edilemeyen bir kanser türüdür.
Önceki meta-analizler, spesifik kanser türlerine veya aşı modalitelerine odaklanarak, özellikle hepatoselüler karsinom ve gliomalarda dendritik hücre bazlı aşılarla bazı hayatta kalma faydaları göstermiştir. Mevcut çalışmalardaki değişkenlik ve sınırlamalara rağmen, bu inceleme, hücre bazlı aşıların ileri evre kanserler ve immün kontrol noktası inhibitörleri (ICI) ile kombinasyonlar gibi belirli bağlamlarda potansiyelini vurgulamaktadır. Bulgular, geniş çaplı klinik faydanın kanıtlanmamış olmasına rağmen, belirli başarıların, hücre bazlı kanser aşılarının potansiyelini ortaya çıkarabilecek daha hedeflenmiş araştırmalar ve kombinasyon tedavilerinin önemini göstermektedir.
Hazırlayan: Oğuzalp Atalay
Yüksek Doz Kısa Süreli Kreatin Takviyesinin Profesyonel Bisikletçilerde Faydaları Olmadan
Yüksek Dz Kısa Süreli Kreatin Takviyesinin Profesyonel Bisikletçilerde Faydaları Olmadan: Randomize Kontrollü Deneme
Çalışmanın ana bulgusu, yüksek doz kısa süreli kreatin takviyesinin, yoğun antrenman döneminde profesyonel bisikletçilerde toparlanma belirteçleri, vücut kompozisyonu veya performans üzerinde faydalı etkiler üretmediğiydi. Kreatinin dayanıklılık sporlarında artan popülaritesine rağmen, etkinliğini destekleyen kanıtlar belirsiz kalmaktadır. Yakın tarihli bir meta-analiz, kreatin ile dayanıklılık performansında önemli bir iyileşme bulamadı ve yüksek yoğunluklu çabalar sırasında potansiyel faydalar öne sürülse de, mevcut çalışma çeşitli performans ve toparlanma göstergelerinde bu faydaları gözlemlemedi.
Çalışma, kreatin ile performans iyileşmeleri bildiren bazı çalışmaların sonuçlarının tutarsız olduğunu vurgulayarak önceki bulguları inceledi. Örneğin, bazı denemeler kısa süreli sprintlerde güç çıktısında iyileşmeler bildirmiş, ancak bu faydalar dayanıklılık etkinliklerindeki genel performansa yansımamıştır. Mevcut çalışma, yüksek doz rejimi (7 gün boyunca günde 20 g) kullanarak kreatinin gerçek dünya antrenman koşullarındaki etkilerini değerlendirmeyi amaçladı. Bulgular, güç çıktısı, sprint kapasitesi veya DOMS ve algılanan yorgunluk gibi toparlanma belirteçlerinde önemli değişiklikler göstermedi ve bu takviye protokolünün yoğun antrenman dönemlerinde etkili olmayabileceğini öne sürdü.
Çalışmada, küçük örneklem büyüklüğü ve standartlaştırılmış diyet takibinin eksikliği gibi birkaç sınırlama kabul edildi; bu durum sonuçları etkilemiş olabilir. Ek olarak, çalışma kas kreatin seviyelerini veya diğer toparlanma moleküler göstergelerini ölçmedi. Araştırmacılar, gelecekteki çalışmaların, bu varyasyonların daha iyi sonuçlar verip vermeyeceğini belirlemek için muhtemelen daha düşük veya bölünmüş dozları içeren farklı kreatin dozlama protokollerini keşfetmesi gerektiğini öne sürdü. Çalışmanın güçlü yönleri arasında, yüksek düzeyde eğitilmiş bisikletçilere odaklanması ve değerlendirilen sonuçların kapsamlı aralığı yer almaktadır; bu da dayanıklılık sporlarında kreatin takviyesi üzerine gelecekteki araştırmalar için değerli bir temel sağlar.
Hazırlayan: Oğuzalp Atalay
Sigarayı Bırakma İçin Kısa Bir Müdahale İle Kombine Edilen Transkraniyal Doğru Akım Stimülasyonu
Sigarayı Bırakma İçin Kısa Bir Müdahale İle Kombine Edilen Transkraniyal Doğru Akım Stimülasyonu: Randomize Çift Kör Klinik Çalışma
Bu çift kör çalışma, dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) transkraniyal doğru akım stimülasyonu (tDCS) ile sigarayı bırakma için kısa bir müdahalenin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladı. Ana odak, sigarayı bırakma oranları ve sigara içme isteği üzerindeydi. tDCS, literatürde sigarayı bırakma için umut verici bir non-invaziv beyin stimülasyon yöntemi olarak tanınmasına rağmen, çalışma aktif tDCS ve sahte tDCS grupları arasında bırakma oranlarında anlamlı bir fark bulamadı. Aktif tDCS grubunda beşinci seansa kadar bırakma oranlarında hafif bir artış eğilimi olmasına rağmen, bu eğilim istatistiksel olarak anlamlı değildi ve 3 aylık takipte her iki grupta da sigara içenlerin sayısı arttı.
Çalışma, tDCS’nin sigara içme isteğini azaltmada etkili olduğunu buldu. Sigara İçme İstekleri Anketi (QSU) Faktör 1 ile ölçülen bu istek, aktif tDCS grubunda sahte gruba kıyasla altı seans boyunca önemli ölçüde iyileşti. Ancak, bireysel çalışma ziyaretlerinde istekte anlamlı farklar gözlemlenmedi. Bu bulgu, sigara tüketiminde geçici azalmalar gösteren diğer çalışmalarla tutarlı, ancak daha kısa tedavi süreleri ve daha küçük örneklem boyutları nedeniyle fark bulamayan çalışmalardan farklıdır.
Çalışmanın büyük bir gücü, sigara içme durumunun karbon monoksit ve kotinin seviyeleri ölçümleriyle objektif olarak değerlendirilmesiydi ve bu, öz-bildirim yanlılıklarını en aza indirdi. Ancak, çalışma bazı sınırlamalara sahipti; yapısal mülakatlar olmadan ruhsal veya madde kullanım bozuklukları olan katılımcıların dışlanması, diğer çalışmalara kıyasla daha kısa tDCS seans süreleri, ardışık olmayan seans programlaması ve tDCS sonrası kısa müdahaleler gibi. Gelecekteki araştırmalar, daha uzun ve daha sık tDCS seanslarını, daha büyük örneklem boyutlarını ve tDCS’yi anti-istek ilaçları veya daha yoğun psikoterapi ile birleştirerek daha anlamlı ve kalıcı sigarayı bırakma sonuçları elde etmeyi düşünmelidir.
Hazırlayan: Oğuzalp Atalay
Akne Vulgaris'te Oral Probiyotiklerin Etkinliğini Değerlendirmek
Akne Vulgaris’te Oral Probiyotiklerin Etkinliğini Değerlendirmek İçin Yapılan Bir Randomize Klinik Çalışma
Bu klinik çalışmanın tartışması, oral probiyotiklerin sınırlı sayıda insan denemesinin bulunmasına rağmen umut verici in vitro çalışmalarına dikkat çekmektedir. Bu çalışma, bu boşluğu doldurmayı ve AV’nin tedavisinde oral probiyotiklerin etkinliği ve güvenliği için deneysel kanıtlar sunmayı amaçlamıştır. Sonuçlar, adjuvan probiyotik tedavisinin, hafif ila orta dereceli AV’nin genel bir klinik uygulama ortamında klinik yönetimini iyileştirdiğini göstermektedir. Probiyotik tedavi alan hastalar, müdahale sonrası 12 hafta sonra, probiyotik grubunda, özellikle non-inflamatuar lezyonlarda, şiddet kategorilerinde iyileşme ve toplam lezyonlarda azalma göstermiştir. Ancak, enflamatuar lezyonlar da probiyotik grubunda daha fazla azalmış olsa da, çalışmanın sonunda gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi, bu da enflamatuar lezyonlar üzerinde belirgin etkiler için daha uzun tedavi sürelerinin gerekliliğini göstermektedir.
Önceki probiyotiklerin AV hastalarında kullanıldığı klinik çalışmalar olumlu sonuçlar bildirmiştir, bu da bu çalışmanın bulgularını desteklemektedir. Bu denemeler, probiyotiklerin yalnız başına veya standart ilaçlarla birlikte kullanıldığında akne lezyonlarında azalma ve klinik seyirde iyileşme göstermiştir. Bu çalışmadaki seçilen probiyotik, Lacticaseibacillus rhamnosus CECT 30031 suşu ve cyanobacterium Arthrospira platensis BEA_IDA_0074B suşu tarafından oluşturulmuş olup, AV’nin tedavisindeki etkinliğine ilişkin olası mekanizmaları gösteren IGF-1 gen ifadesinin azalması ve FoxO1 gen ifadesinin artması gibi potansiyel faydalar göstermiştir.
Olumlu sonuçlara rağmen, çalışmanın sınırlamaları bulunmaktadır, bunlar arasında beslenme faktörlerinin analiz edilmemesi ve sonuçların belirli yaş gruplarına sınırlı uygulanabilirliği bulunmaktadır. Ayrıca, belirli alt gruplarda probiyotiklerin etkinliğini araştırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır, örneğin, kalıcı veya geç başlangıçlı AV’ye sahip kadınlar gibi. Genel olarak, çalışma, rutin klinik uygulama ortamında bir adjuvan tedavi olarak incelenen probiyotik formülünün AV’nin klinik seyrini iyileştirdiğini ve güvenli ve etkili olduğunu belirtmektedir, bu da probiyotiklerin bu dermatolojik durumun yönetimindeki potansiyelini vurgulamaktadır.
Hazırlayan: Oğuzalp Atalay
