1 Ekim 2024/"Polar"

TIP DÜNYASINDA YAŞANAN GELİŞMELER

Metformin Erkek Maymunlarda Yaşlanma Saatini Yavaşlatıyor

Metformin Erkek Maymunlarda Yaşlanma Saatini Yavaşlatıyor

40 ay süren bu kapsamlı araştırma, yetişkin erkek maymunlar üzerinde metformin’in yaşlanmayı geciktirme etkisini inceledi. Çalışma, metformin’in organizma seviyesinde yaşa bağlı değişiklikleri yavaşlattığını gösteren fizyolojik, görüntüleme ve moleküler analizler içerdi. Araştırmacılar, metformin’in yaşlanma üzerindeki etkilerini değerlendirmek için yenilikçi “yaşlanma saatleri” geliştirmek amacıyla, doku genelinde genetik aktivite, DNA değişiklikleri, protein seviyeleri ve metabolizmayı inceledi. Sonuçlar, özellikle beyin yaşlanmasında önemli bir yavaşlama olduğunu ortaya koydu. 

 

Metformin’in beyin yapısını koruyarak ve bilişsel yeteneği artırarak nöroprotektif bir etkisi olduğu bulundu. Bu etki kısmen Nrf2 adı verilen bir antioksidan proteinin aktivasyonu ile sağlandı. Araştırma, metformin’in primatlarda çeşitli dokularda biyolojik yaşlanmayı azaltmada etkili olduğunu gösterdi. Bu bulgular, metformin’in insanlarda yaşlanma ile mücadele için potansiyel bir ilaç olduğunu göstermektedir. Ancak, bu bulguların insanlara uygulanabilirliği için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. 

 

Hazırlayan: Elif Özge İnan

(Yang Y, Lu X, Liu N, Ma S, Zhang H, Zhang Z, Yang K, Jiang M, Zheng Z, Qiao Y, Hu Q, Huang Y, Zhang Y, Xiong M, Liu L, Jiang X, Reddy P, Dong X, Xu F, Wang Q, Zhao Q, Lei J, Sun S, Jing Y, Li J, Cai Y, Fan Y, Yan K, Jing Y, Haghani A, Xing M, Zhang X, Zhu G, Song W, Horvath S, Rodriguez Esteban C, Song M, Wang S, Zhao G, Li W, Izpisua Belmonte JC, Qu J, Zhang W, Liu GH. Metformin decelerates aging clock in male monkeys. Cell. 2024 Sep 12:S0092-8674(24)00914-0. doi: 10.1016/j.cell.2024.08.021. Epub ahead of print. PMID: 39270656.)

Kök Hücreler Bir Kadının Diyabetini Tersine Çeviriyor - Dünyada Bir İlk

Kök Hücreler Bir Kadının Diyabetini Tersine Çeviriyor – Dünyada Bir İlk

Tip 1 diyabetli 25 yaşındaki bir kadın, kendi vücutlarından alınan hücreler kullanılarak yapılan kök hücre nakliyle tedavi edilen ilk hasta oldu. 25 yaşındaki kadın, yaşam kalitesinde önemli iyileşmeler olduğunu bildirdi; artık şeker yiyebiliyor ve daha önce kaçındığı yiyeceklerden keyif alabiliyor. Cell dergisinde yayımlanan çalışma, Nisan ayında kendi yeniden programlanmış kök hücrelerinden elde edilen insülin üreten adacıklar alan 59 yaşında tip 2 diyabetli bir erkekle yapılan bir başka başarılı nakli takip ediyor.

 

Nakil işlemi, kadının hücrelerini yeniden programlayarak onları insülin üreten adacıklar haline getirmeyi içeriyordu. Peking Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, proteinler yerine küçük moleküller kullanan ve işlem üzerinde daha fazla kontrol sağlayan yenilikçi bir yöntem geliştirdi. Adacıklar, nakledilen hücrelerin daha iyi izlenmesini sağlayan yeni bir yaklaşım olan kadının karın kaslarına enjekte edildi.

 

Nakilden iki buçuk ay sonra, kadın bağımsız olarak yeterli insülin üretebildi ve bir yıldan fazla süredir kan şekeri seviyeleri stabil kaldı. Uzun vadeli etkinliği doğrulamak ve kadının insülin üretiminin beş yıl boyunca devam edip edemeyeceğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. 

 

Kendi hücrelerini kullanmanın avantajlarına rağmen, bu işlemleri genişletme ve ticarileştirmede zorluklar devam ediyor. Birçok araştırma grubu, adacık üretimi için donör kök hücrelerini kullanan çalışmalar yürütüyor ve diğer çalışmalar, nakledilen hücrelerin bağışıklık sisteminden reddini önlemek için koruyucu cihazlar geliştirmek üzere devam ediyor. 

 

Hazırlayan: Elif Özge İnan

(Mallapaty S. Stem cells reverse woman’s diabetes – a world first. Nature. 2024 Sep 26. doi: 10.1038/d41586-024-03129-3. Epub ahead of print. PMID: 39327517.)

Fruktan Ve Glutenin, Çölyak Dışı Gluten/Buğday Hassasiyeti Olduğunu Bildiren Bireylerde Bağırsak Mikrobiyotası Üzerindeki Etkileri

Fruktan Ve Glutenin, Çölyak Dışı Gluten/Buğday Hassasiyeti Olduğunu Bildiren Bireylerde Bağırsak Mikrobiyotası Üzerindeki Etkileri – Randomize Kontrollü Çapraz Deneme

Bu çalışmada, NCGWS (glutensiz diyetle semptomları düzelen ancak çölyak hastası olmayan kişiler) üzerinde FOS-fruktan ve gluten tüketiminin bağırsak mikrobiyotası ve bağırsak sağlığı üzerindeki etkileri incelenmiştir. İlk randomize çift kör plasebo kontrollü çapraz denemede, diyetin mikrobiyota üzerindeki belirgin bir etkisi bulunmamış, ancak bazı bakterilerin varlığında değişiklikler gözlemlenmiştir. Özellikle, FOS-fruktan tüketiminin bazı bakterilerde (örneğin E. coprostanoligenes) azalmaya yol açtığı ve bu azalmaların gastrointestinal (GI) semptomlarla ilişkili olduğu görülmüştür.

Araştırmanın sonucuna göre, gluten ve FOS-fruktan tüketimi bağırsak mikrobiyotasını genel anlamda etkilememiştir; bu, kısa süreli ve düşük doz kullanımı ile tutarlıdır. Ancak, bağırsak semptomları yaşayan bireylerde bazı bakteriyel değişiklikler gözlemlenmiştir. Özellikle, FOS-fruktan tüketimi bazı bakterilerin artmasına veya azalmasına yol açarken, GI semptomları üzerindeki etkileri daha karmaşık görünmektedir. Semptomların mikrobiyota değişimlerinden çok bireysel mikrobiyota kompozisyonu ile ilişkili olabileceği belirtilmiştir.

Çalışmanın güçlü yanı, katı bir çapraz tasarım ve plasebo kontrollü diyet denemeleri içermesidir. Ancak, katılımcıların arka plan diyetlerinin FODMAP içeriği açısından kontrol edilmemesi ve heterojen bir çalışma popülasyonuna sahip olunması, sonuçların yorumlanmasını zorlaştırmıştır. Ayrıca, bu çalışmada FOS-fruktan kaynaklı GI semptomlarının, bağırsak iltihabı ile ilişkilendirilmediği belirtilmiştir.

Hazırlayan: Özlem Özçelik

(Herfindal AM, Nilsen M, Aspholm TE, Schultz GIG, Valeur J, Rudi K, Thoresen M, Lundin KEA, Henriksen C, Bøhn SK. Effects of fructan and gluten on gut microbiota in individuals with self-reported non-celiac gluten/wheat sensitivity-a randomised controlled crossover trial. BMC Med. 2024 Sep 4;22(1):358. doi: 10.1186/s12916-024-03562-1. PMID: 39227818; PMCID: PMC11373345.)

Migren Ve Diabetes Mellitus Arasındaki Epidemiyolojik Bağlantı

Migren Ve Diabetes Mellitus Arasındaki Epidemiyolojik Bağlantı: Sistematik Bir İnceleme Ve Meta-Analiz

Bu meta-analiz, migren ve diabetes mellitus (DM) arasındaki ilişkiyi inceleyen kesitsel ve kohort çalışmaları değerlendirmiştir. Kesitsel çalışmalarda genel olarak iki durum arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken, tip 1 diyabetli hastaların migren riskinin azaldığı ve migreni olanların DM riskinin arttığı görülmüştür. Kohort çalışmalarında ise, tip 1 ve tip 2 diyabetin migren gelişme riskini azalttığı, migren öyküsünün ise DM gelişme riskini artırdığı saptanmıştır. Bu bulgular, her iki durumun da karmaşık mekanizmalarla birbirine bağlı olduğunu göstermektedir.

Diyabetin migren riskini azaltması çeşitli mekanizmalarla açıklanabilir. Diabetik periferik nöropati (DPN), ince sinir liflerinde hasara yol açarak migreni önleyebilir. Ayrıca, diyabetin ketojenik durumu migreni önleyici bir etkiye sahip olabilir ve antidiabetik ilaçlar da migren riskini azaltabilir. Örneğin, metformin ve GLP-1 reseptör agonistlerinin nöroinflamasyonu azaltarak migren üzerinde önleyici etkileri olabileceği öne sürülmüştür. Bununla birlikte, migren geçmişi olan kişilerde DM gelişme riskinin artması, her iki hastalığın ortak inflamatuvar süreçlere sahip olmasından kaynaklanıyor olabilir.

Çalışmanın bazı sınırlamaları da belirtilmiştir. İncelenen çalışmalarda tanı kodlarına veya öz-raporlamalara dayalı veriler kullanıldığından, tanıların doğruluğu konusunda belirsizlikler olabilir. Ayrıca, çalışmalarda kullanılan farklı yöntemler nedeniyle meta-analizde heterojenlik gözlemlenmiştir. Sonuçlar düşük kanıt düzeyinde olduğundan dikkatle yorumlanmalıdır. Gelecek araştırmalarda, uzun süreli takiplerle daha fazla veri toplanması ve migren-DM ilişkisinin altında yatan mekanizmaların daha ayrıntılı araştırılması önerilmektedir.

Hazırlayan: Özlem Özçelik

(Ha WS, Nguyen VK, Chu MK. Epidemiological linkage between migraine and diabetes mellitus: a systematic review and meta-analysis. J Headache Pain. 2024 Sep 27;25(1):158. doi: 10.1186/s10194-024-01868-2. PMID: 39333866; PMCID: PMC11438040.)

Subklinik Hipertiroidizm Ve Demans Riski

Subklinik Hipertiroidizm Ve Demans Riski: Bir Meta-Analiz

Bu çalışmada, dokuz kohort çalışmasından elde edilen verileri birleştirerek, subklinik hipertiroidizm ile demans riski arasındaki ilişkiyi incelemek için bir meta-analiz gerçekleştirdik. Sonuçlar, ötiroidizmi olanlara kıyasla, subklinik hipertiroidizmi olan katılımcıların genel demans insidansının daha yüksek olduğunu gösterdi. Ancak, sınırlı veriler subklinik hipertiroidizmin Alzheimer hastalığı (AH) riskini artırdığına dair destek sunmadı. Ek olarak, duyarlılık ve alt grup analizleri sonuçların sağlamlığını doğruladı. Meta-regresyon analizi, subklinik hipertiroidizm ile demans riski arasındaki ilişkinin TSH seviyesiyle negatif korelasyon gösterdiğini ortaya koydu. Bu durum, subklinik hipertiroidizmin ciddiyetinin demans riskini etkileyebileceğini düşündürmektedir.

Daha önce yapılan meta-analizler, subklinik hipertiroidizm ile demans riski arasındaki ilişkiyi sınırlı sayıda çalışma ile incelemişti. 2016 yılında yapılan bir meta-analiz, subklinik hipertiroidizmin demans riskini artırabileceğini öne sürmüş, ancak çalışma sayısının azlığı nedeniyle alt grup ve meta-regresyon analizleri gerçekleştirilememişti. 2023’te yapılan bir diğer meta-analiz, subklinik hipertiroidizm ile artmış demans riski arasında olası bir ilişki olduğunu göstermişti. Bizim meta-analizimiz, daha titiz bir yöntem kullanarak bu ilişkiyi daha derinlemesine incelemiş ve subklinik hipertiroidizm ile demans arasında anlamlı bir bağlantı olduğunu doğrulamıştır. Ayrıca, alt grup analizlerinde bu ilişkinin yaş, cinsiyet ve kardiyovasküler hastalıklardan bağımsız olduğu sonucuna varılmıştır.

Bu meta-analizin bulguları, subklinik hipertiroidizmin demans riski üzerindeki etkisinin mekanizmalarının henüz tam olarak anlaşılamadığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, subklinik hipertiroidizmi olan birçok hastanın zamanla belirgin hipertiroidizme ilerlediği ve bu durumun demans riskiyle ilişkili olduğu bilinmektedir. Subklinik hipertiroidizmin demansla olan ilişkisini daha iyi anlamak için moleküler mekanizmaların araştırılması gerekmektedir. Çalışmamızın bazı sınırlamaları arasında, TSH için kullanılan tanı eşiğinin çalışmalarda farklılık göstermesi ve meta-analizin sonuçlarını etkileyebilecek geri çağırma ve seçme yanlılıklarının olası olması sayılabilir. Gelecekte, büyük ölçekli kohort çalışmalarının bu ilişkiyi daha ayrıntılı incelemesi gerekmektedir.

Hazırlayan: Özlem Özçelik

(Liu Q, Lu C, Chen M, Feng P. Subclinical hyperthyroidism and the risk of dementia: A meta-analysis. Brain Behav. 2024 Sep;14(9):e70037. doi: 10.1002/brb3.70037. PMID: 39295103; PMCID: PMC11410877.)

SARS-CoV-2 Enfeksiyonu Olan Ve Olmayan Kişilerde Telomer Uzunluğu

SARS-CoV-2 Enfeksiyonu Olan Ve Olmayan Kişilerde Telomer Uzunluğu: Sistematik Bir İnceleme Ve Meta-Analiz

Bu sistematik derleme ve meta-analiz, SARS-CoV-2 enfeksiyonu geçiren hastaların enfekte olmayan bireylere kıyasla daha kısa telomer uzunluğuna sahip olduğunu göstermiştir. Elde edilen bulgular, enfeksiyonun geniş klinik yelpazesi, yaş, eşlik eden hastalıklar ve bağışıklık yanıtı gibi faktörler nedeniyle yüksek düzeyde heterojenlik göstermektedir. Çalışmalar arasında belirli bir çalışmanın etkisi nedeniyle istatistiksel heterojenlik yüksekken, o çalışma çıkarıldığında heterojenlik azalmıştır. Telomer uzunluğu ve telomeraz aktivitesinin, bağışıklık sistemi, hücresel canlılık, inflamatuar yanıt gibi birçok alanda önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir.

Ağır COVID-19 geçiren hastalar, telomer kısalması, yaş, komorbidite ve hızlanan biyolojik yaşlanma ile ilişkilidir. Ancak Haridoss ve arkadaşlarının yaptığı bir meta-analiz, telomer uzunluğu ile COVID-19 şiddeti arasındaki ilişkiyi sorgulamaktadır. Bu meta-analizde, COVID-19 hastalarının yaşı ve klinik belirtileri oldukça heterojendir; bazı hastalar hafif semptomlar gösterirken, diğerleri ciddi hastalık ve hastaneye yatış riski yaşamaktadır. Telomeraz aktivitesi birçok somatik hücrede sessizdir ve aktivasyonu telomerleri uzatabilse de, telomer kısalmasını önlemede yetersiz kalmaktadır.

Bu çalışma, SARS-CoV-2 enfeksiyonu geçiren hastalarla enfekte olmayan bireyleri karşılaştırarak telomer uzunluğu üzerine yapılmış ilk küresel değerlendirmedir. Çalışmanın bazı sınırlamaları vardır; özellikle yaş, sağlık durumu ve klinik semptomlar açısından heterojen bir popülasyon incelenmiştir. Ayrıca, telomeraz aktivitesi ve inflamatuar belirteçler hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Gelecek çalışmalar, SARS-CoV-2 enfeksiyonu olan ve olmayan bireylerde telomer uzunluğu, telomeraz aktivitesi ve inflamatuar yanıtları dikkate alarak daha kapsamlı veriler sunmalıdır.

Hazırlayan: Özlem Özçelik

(Pérez-López FR, Fernández-Alonso AM, Ulloque-Badaracco JR, Benites-Zapata VA, Varikasuvu SR. Telomere length in subjects with and without SARS-CoV-2 infection: a systematic review and meta-analysis. Rev Assoc Med Bras (1992). 2024 Sep 13;70(9):e20240387. doi: 10.1590/1806-9282.20240387. PMID: 39292074; PMCID: PMC11404998.)

Metabolik Sendrom İle Parkinson Hastalığı Riski Arasındaki İlişki

Metabolik Sendrom İle Parkinson Hastalığı Riski Arasındaki İlişki: Bir Meta-Analiz

Bu meta-analizin amacı, metabolik sendrom (MetS) ve bileşenleri ile Parkinson hastalığı (PD) gelişimi arasındaki ilişkileri incelemektir. Çalışma, MetS veya bileşenleri olan, yani aşırı merkezî obezite, hipertansiyon, düşük HDL kolesterol, yüksek trigliseritler ve yükselmiş açlık glukozu tanısı almış bireylerin PD riskinin arttığını göstermiştir. Mini-Finland Sağlık Araştırması’na katılan 6641 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada, MetS olmayan bireylerin PD geliştirme olasılığının daha düşük olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte, hafif bilişsel bozulma veya demans gösteren bireylerde MetS ile PD arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir.

Çalışma, MetS’in bileşenlerinin PD riski üzerindeki etkilerini de değerlendirmiştir. Kore’de yapılan bir retrospektif çalışmanın analizi, abdominal obezite, düşük HDL-C, hipertrigliseridemi ve hiperglisemi gibi faktörlerin PD gelişme olasılığını artırdığını ortaya koymuştur. Bununla birlikte, bazı araştırmalar, yüksek serum trigliserid düzeylerinin ve plazma açlık glukozunun, Parkinson hastalığı insidansını düşürdüğünü öne sürmektedir. Ayrıca, merkezi obezite, hipertansiyon, yüksek trigliserid düzeyleri, düşük HDL kolesterol düzeyleri ve yüksek açlık glukozu düzeyleri ile PD gelişimi arasında artan risk bulunmuştur.

MetS ve PD arasındaki bağlantı tam olarak anlaşılamamakla birlikte, insülin direncinin her iki durumda da önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. MetS, oksidatif stres ve kronik inflamasyon ile de ilişkilidir; bu durumlar, dopaminerg nöronların dejenerasyonuna katkıda bulunabilir. Çalışma, MetS’in ve bileşenlerinin PD gelişimi için potansiyel risk faktörleri olabileceğini ortaya koymuştur. Sonuç olarak, MetS’in önlenmesi ve yönetimine yönelik uygun müdahale stratejilerinin uygulanması, PD insidansının azaltılmasına önemli katkılar sağlayabilir.

Hazırlayan: Şevval Kurnaz

(Zhong Y, Wang TH, Huang LJ, Hua YS. Association between metabolic syndrome and the risk of Parkinson’s disease: a meta-analysis. BMC Neurol. 2024 Sep 4;24(1):313. doi: 10.1186/s12883-024-03820-y. PMID: 39232681; PMCID: PMC11373127.)

Meme Kanseri İçin Neoadjuvan Kemoterapiye Yanıtı Tahmin Etmek İçin Tedavi Sırasında Biyopsiler

Meme Kanseri İçin Neoadjuvan Kemoterapiye Yanıtı Tahmin Etmek İçin Tedavi Sırasında Biyopsiler

Bu retrospektif çalışma, meme kanseri için neoadjuvan kemoterapi sırasında alınan tedavi sırasındaki biyopsileri analiz etmektedir. Elde edilen veriler, tedavi sırasında kanser hücresi tespit edilmeyen biyopsilerin patolojik tam yanıt (pCR) olasılığını güvenilir bir şekilde tahmin edemediğini göstermektedir. Ancak, kanser hücreleri varlığında pCR’ye ulaşmanın olasılığı düşmektedir. Çalışma, neoadjuvan tedavi süresince biyopsilerin kullanılarak erken müdahale imkânını ve tedavi yanıtını artırma potansiyelini ortaya koymaktadır. Ayrıca, bazı hastalarda TIL (tümör infiltrasyon lenfositleri) seviyelerinin artmasının pCR olasılığıyla ilişkilendirildiği görülmüştür.

Çalışma, kanser hücresi tespit edilen hastaların pCR oranlarının düşük olduğunu ve bu durumun daha agresif tümör biyolojisiyle ilişkilendirildiğini göstermektedir. Ayrıca, on-treatment biyopsilerin, tedavi direnci mekanizmalarını araştırmak ve pCR’yi tahmin etme yeteneğini geliştirmek için değerli olabileceği vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, bu biyopsilerin, tedaviye duyarlılık belirteçlerini tanımlamada uygun olmayabileceği, çünkü yüksek duyarlılığa sahip tümörlerin on-treatment biyopsilerinde kalıntı kanser hücresi içermediği ifade edilmektedir.

Sonuç olarak, on-treatment biyopsilerinin meme kanseri alt gruplarında pCR’nin olmayacağını etkili bir şekilde tahmin edebileceği bulunmuştur. Bu, gelecekteki klinik denemelerde tedavi stratejilerinin özelleştirilmesi, erken yanıt veren hastalar için tedavi dozunun azaltılması ve yanıt vermeyenler için deneysel tedavilerin araştırılması için potansiyel fırsatlar sunmaktadır. Ayrıca, tedavi sırasında yanıtı izlemek, hastaların bireysel ihtiyaçlarına göre tedavi planlarını uyarlamak ve gereksiz yan etkilerden kaçınmak açısından büyük önem taşımaktadır.

Hazırlayan: Şevval Kurnaz

(Sinn BV, Sychra K, Untch M, Karn T, van Mackelenbergh M, Huober J, Schmitt W, Marmé F, Schem C, Solbach C, Stickeler E, Tesch H, Fasching PA, Schneeweiss A, Müller V, Holtschmidt J, Nekljudova V, Loibl S, Denkert C. On-treatment biopsies to predict response to neoadjuvant chemotherapy for breast cancer. Breast Cancer Res. 2024 Sep 24;26(1):138. doi: 10.1186/s13058-024-01883-w. PMID: 39317942; PMCID: PMC11423510.)

Kısa Süreli ve Uzun Süreli Antibiyotik Tedavisinin Streptococcus pneumoniae Bakteremisi Üzerindeki Etkisi

Kısa Süreli ve Uzun Süreli Antibiyotik Tedavisinin Streptococcus pneumoniae Bakteremisi Üzerindeki Etkisi

Bu çalışmada, Streptococcus pneumoniae bakteremisi için kısa süreli ve uzun süreli antibiyotik tedavisi arasında klinik başarısızlık açısından bir ilişki bulunmamıştır. Kısa ve uzun antibiyotik süreleri, tüm nedenlere bağlı hastaneye yeniden yatış, bakteremi nüksü ve tüm nedenlere bağlı ölüm oranları açısından benzer sonuçlar göstermiştir. Ayrıca, hastanede yatış süresi, yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, C. difficile vakası oluşumu veya santral venöz kateter yerleştirilmesi gibi sonuçlar arasında da önemli bir fark bulunmamıştır.

Kısa süreli tedavi uygulamalarının yaygın enfeksiyon hastalıkları için giderek artan bir şekilde benimsendiği görülmektedir. Ancak, S pneumoniae bakteremisi için kısa süreli antibiyotik tedavisinin etkinliğine dair sınırlı kanıt bulunmaktadır. Diğer çalışmalarda, antibiyotik tedavi süresi ile mortalite veya nüks oranı arasında anlamlı bir artış olmadığı sonucuna varılmıştır. Örneğin, 2020 yılında yapılan bir çok merkezli çalışmada, kısa süreli antibiyotik tedavisi alan hastalarda tekrar antibiyotik başlama oranı daha yüksek bulunmuş, ancak genel mortalite ve nüks oranları açısından önemli bir fark yoktur.

Mevcut çalışmanın sınırlamaları arasında geriye dönük gözlemsel çalışma tasarımının getirdiği sınırlamalar yer almaktadır. Ayrıca, tedavi edilen hastaların çoğunun bakteremisi pnömoniden kaynaklandığı için, S pneumoniae bakteremisinin başka bir enfeksiyon kaynağına bağlı olduğu durumlarda genelleme sınırlıdır. Sonuç olarak, S pneumoniae bakteremisi için kısa ve uzun süreli antibiyotik tedavisi arasında klinik etkinlik açısından önemli bir fark yoktur ve gelecekteki araştırmalar, kısa süreli antibiyotik tedavilerinin uygunluğunu ve antibiyotik maruziyetinin azaltılmasına yönelik potansiyel yararlarını belirlemeye yönelik olmalıdır.

Hazırlayan: Şevval Kurnaz

(Crotty M, Devall H, Cook N, Fischer F, Alexander J, Hunter L, Dominguez E. Short Versus Long Antibiotic Duration in Streptococcus pneumoniae Bacteremia. Open Forum Infect Dis. 2024 Aug 30;11(9):ofae478. doi: 10.1093/ofid/ofae478. PMID: 39257675; PMCID: PMC11385198.)

Elektronik Sigara Kullanımının İntihar Davranışlarıyla İlişkisi

Elektronik Sigara Kullanımının İntihar Davranışlarıyla İlişkisi: Sistematik Bir İnceleme Ve Meta-Analiz

Bu çalışmanın bulguları, elektronik sigara kullanımının intihar düşünceleri, planları ve denemeleri gibi intihar davranışları ile önemli bir ilişki olduğunu göstermektedir. Özellikle ergenler ve genç yetişkinler arasında artan elektronik sigara kullanımı dikkate alındığında, bu ilişki dikkat çekicidir. Analiz, elektronik sigara kullanıcılarında intihar düşüncesi olasılığında yaklaşık %50’lik bir artış ve intihar girişimlerinde iki katından fazla bir artış olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ilişkiler, genel nüfus ve ergenler arasında da devam etmekte, bu durum elektronik sigara kullanımı ile intihar davranışları arasında evrensel bir ilişki olabileceğini düşündürmektedir.

Elektronik sigara kullanımı ile intihar davranışları arasındaki olası mekanizmalar çok faktörlü olabilir. Nikotin, çoğu elektronik sigarada bulunan bir bileşendir ve beyin içindeki nörotransmitter aktivitesini etkileyerek ruh halini değiştirebilir. Nikotin bağımlılığı, intihar davranışları için iyi bilinen bir risk faktörü olan psikolojik strese katkıda bulunabilir. Özellikle ergenlik döneminde beyin gelişiminde kritik değişikliklere neden olabileceği için, elektronik sigaraların bu savunmasız gruptaki mental sağlığı etkileyebileceği endişe vericidir. Ayrıca, kültürel ve sosyal faktörlerin de elektronik sigara kullanımı ve intihar davranışları üzerindeki etkileri önemlidir; bu faktörler, bireylerin bu ürünleri algılamalarını ve etkileşimlerini şekillendirebilir.

Çalışma bazı sınırlamalara sahiptir; çoğu çalışmanın kesitsel yapısı, nedenselliği belirleme yeteneğini kısıtlamaktadır. Elektronik sigara kullanımı ve intihar davranışlarının ölçümünde önemli değişkenlikler bulunması, bulguların heterojenliğine katkıda bulunabilir. Ayrıca, çalışmaların çoğu Amerika Birleşik Devletleri ve Kore’de yoğunlaşmış, bu da bulguların diğer bölgelerde genellenebilirliğini sınırlamaktadır. Elektronik sigara kullanımının artan mental sağlık risklerine yönelik daha fazla yüksek kaliteli araştırma yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. Elde edilen bulgular, sağlık profesyonellerinin ve politika yapıcıların elektronik sigaraları güvenli alternatifler olarak teşvik ederken dikkatli olmaları gerektiğini ve intihar davranışlarını azaltmaya yönelik müdahaleleri incelemek için koordineli bir çaba gerektiğini göstermektedir.

Hazırlayan: Şevval Kurnaz

(Awad AA, Itumalla R, Gaidhane AM, Khatib MN, Ballal S, Bansal P, Srivastava M, Arora I, Kumar M, Sinha A, Pant K, Serhan HA, Shabil M. Association of electronic cigarette use and suicidal behaviors: a systematic review and meta-analysis. BMC Psychiatry. 2024 Sep 10;24(1):608. doi: 10.1186/s12888-024-06012-7. PMID: 39256668; PMCID: PMC11389297.)

Sosyal İlişkilerin İnme Riski Ve Inme Sonrası Mortalite Üzerindeki Etkisi

Sosyal İlişkilerin İnme Riski Ve Inme Sonrası Mortalite Üzerindeki Etkisi: Sistematik Bir İnceleme Ve Meta-Analiz

Meta-analiz, kötü sosyal ilişkiler ile inme riski ve inme sonrası mortalite arasında güçlü bir korelasyon olduğunu ortaya koymaktadır. Bulgular, inme riskinde 1,30 kat ve inme sonrası mortalitede 1,36 kat bir artış olduğunu göstermektedir. Bu araştırma, izolasyon, destek ve sosyal ağlar gibi çeşitli sosyal faktörleri inme riski üzerindeki etkileriyle kapsamlı bir şekilde inceleyen detaylı bir alt grup analizi içeren benzersiz bir yaklaşıma sahiptir. Farklı ülkelerden en son ve en büyük gözlemsel çalışmaları dahil ederek, bu çalışma inmenin sosyal belirleyicilerine dair daha ayrıntılı bir anlayış sunmakta ve önceki bulguların genellikle farklı sosyal faktörleri birleştirdiği konudaki netliği artırmaktadır.

 

Önceki çalışmalar, sosyal izolasyon ile inme riski arasında bağlantılar göstermişken, bu analiz bu faktörleri ayırarak ve literatürdeki boşlukları ele alarak önemli bir katkıda bulunmaktadır. Örneğin, önceki çalışmalar daha küçük örnek boyutlarına ve coğrafi sınırlamalara sahipken, bu araştırma daha geniş bir kapsamı kapsamakta ve daha sağlam sonuçlar elde edilmesine olanak tanımaktadır. Analiz, sosyal izolasyon ile inme arasındaki ilişkide inflamasyon ve stresin aracılar olarak önemini vurgulayarak, bu sosyal eksikliklerin inme riskini artıran kronik hastalıklara nasıl katkıda bulunduğunu ortaya koymaktadır.

 

Bulgular, izolasyon duygularını hafifletmek için sosyal destek ağlarını teşvik etmeyi amaçlayan kamu sağlığı politikalarının gerekliliğini önermektedir; bu da daha iyi sağlık sonuçlarına ve azaltılmış inme riskine yol açabilir. Ayrıca, araştırma, inme sonrası sosyal etkileşimlerin artırılmasının, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) seviyeleri gibi faktörler aracılığıyla tedaviye uyumu ve nörolojik sağlığı artırabileceğini göstermektedir. Çalışma, bu ilişkilerin altında yatan mekanizmaları araştırmak için daha fazla araştırma yapılması çağrısında bulunmakta ve ölçüm değişkenliği ve potansiyel yayın yanlılığı gibi sınırlamaları da kabul etmektedir. Genel olarak, analiz, inme sonuçlarını iyileştirmek için kötü sosyal ilişkileri hedef alan erken müdahalelerin gerekliliğini vurgulamaktadır.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Meng M, Ma Z, Zhou H, Xie Y, Lan R, Zhu S, Miao D, Shen X. The impact of social relationships on the risk of stroke and post-stroke mortality: a systematic review and meta-analysis. BMC Public Health. 2024 Sep 4;24(1):2403. doi: 10.1186/s12889-024-19835-6. PMID: 39232685; PMCID: PMC11373457.)

Kafeinin İşitsel Dikkat Görevi Üzerindeki Etkilerini İncelemek

Kafeinin İşitsel Dikkat Görevi Üzerindeki Etkilerini İncelemek

Çalışma, metronom tepki görevi (MRT) sırasında kafein tüketiminin dikkat bağlılığı, zihin dolaşması ve performans üzerindeki etkisini araştırdı. Kafein tüketen katılımcılar, daha fazla odaklandıklarını ve daha az spontan zihin dolaşması yaşadıklarını bildirdi, ancak kasıtlı zihin dolaşmasında önemli bir fark görülmedi. Performans iyileşti; kafein tüketenler metronom tonuna daha az değişkenlikle yanıt verdi, bu da kafeinin psikomotor faydalarını gösteren önceki araştırmalarla uyumlu. Ayrıca çalışma, kafein tüketenlerin daha yüksek seviyede olumlu ruh hali ve uyanıklık, daha az sıkılma ve uyku hali bildirdiklerini belirtti, bu da kafeinin uyarılma ve görev bağlılığı üzerindeki etkilerine dair önceki bulguları pekiştirdi.

 

Araştırmacılar, kafeinin etkilerine dair iki açıklama sundu. İlk olarak, yönetici kontrol başarısızlığı teorisi, kafeinin frontal korteksi uyararak yönetici kontrolünü iyileştirdiğini ve spontan zihin dolaşmasını azalttığını öne sürüyor. İkinci olarak, geri çekilme tersine dönüş hipotezi, kafeinin yorgunluk ve düşük ruh hali gibi geri çekilme semptomlarını hafiflettiğini ve bilişsel işlevi eski haline getirdiğini savunuyor. Katılımcılar çalışmadan önce kafein yoksunluğu yaşamış olsalar da, önceki araştırmalar, zaten kafein tüketmiş bireylerin bile ek dozlardan fayda sağlayabileceğini öne sürüyor, bu da sonuçların tamamen geri çekilme tersine dönmesine mi bağlı olduğunu belirsiz kılıyor.

 

Bir dizi sınırlama kabul edildi; tek kör tasarım, düzenli kafein tüketicilerine odaklanma ve nikotin kullanımı, cinsiyet ve genetik gibi faktörlerden etkilenen kafein metabolizmasındaki bireysel farklılıklar dikkate alınmadı. Örneklem, çoğunlukla University of Waterloo’dan genç kadınlardan oluştuğundan, sonuçların genelleştirilebilirliği sınırlı. Bu sınırlamalara rağmen, çalışma kafeinin dikkat bağlılığını artırdığını, spontan zihin dolaşmasını azalttığını ve sürdürülen dikkat görevlerinde performansı iyileştirdiğini sonucuna varıyor.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Kruger TB, Dixon MJ, Oakman JM, Smilek D. Examining the effects of caffeine during an auditory attention task. Conscious Cogn. 2024 Sep;124:103729. doi: 10.1016/j.concog.2024.103729. Epub 2024 Aug 3. PMID: 39098270.)

Kısa Uyku Süresi İle Obezite Arasındaki İlişkiye Dair Cinsiyet Farklılıkları

Kısa Uyku Süresi İle Obezite Arasındaki İlişkiye Dair Cinsiyet Farklılıkları: Sistematik Bir İnceleme Ve Meta-Analiz

Bu çalışma, kısa uyku süresi ile obezite arasındaki ilişkiyi inceleyen ve uzunlamasına kohort çalışmalardaki olası cinsiyet farklılıklarını ele alan yeni bir meta-analiz sunmaktadır. Her çalışma için oranlar oranı (ROR) hesaplayarak, araştırmacılar çalışma düzeyindeki karıştırıcı faktörlerden kaçınmıştır. Bulgular, kısa uyku süresi bildiren hem erkeklerin hem de kadınların, zamanla obezite geliştirme riskinin arttığını ve cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığını göstermektedir. Bu sonuçlar, sağlık profesyonellerinin obeziteyi önleme ve yönetme sürecinde hem erkekler hem de kadınlar için uyku süresini göz önünde bulundurmasının önemini vurgulamaktadır.

 

Biyolojik ve epidemiyolojik faktörlerden kaynaklanan cinsiyet farklılıkları beklentisine rağmen, örneğin erkekler ve kadınların farklı uyku düzenlerine sahip olması gibi, bu çalışma kısa uyku ve obezite arasındaki ilişkide cinsiyetler arasında önemli bir fark bulamamıştır. Önceki çalışmalar, kadınlarda veya erkek çocuklarda daha güçlü ilişkiler öne sürmüş olsa da, bu bulgular tutarlı bir şekilde doğrulanmamıştır. Kısa uyku ile obezite arasındaki hormonal değişiklikler (örneğin, artan ghrelin ve azalan leptin) gibi mekanizmalar önemli araştırma alanları olarak kalmaktadır. Ancak, duygusal stres ve düşük uyku kalitesinin, yalnızca uyku süresinden daha fazla etkiye sahip olabileceği, kadınların psikososyal stres faktörlerinden daha fazla etkilenebileceği öne sürülmektedir.

 

Çalışma, öz bildirime dayalı uyku verilerine dayanmanın getirdiği önyargı gibi birkaç sınırlamayı kabul etmekte ve ilgili çalışmalardan cinsiyete dayalı verilerin dahil edilememesi gibi eksiklikleri belirtmektedir. Gelecek araştırmalar, uyku süresi dışında uyku kalitesi ve stres gibi boyutları da inceleyerek, objektif uyku ölçümlerini kullanmalıdır. Genel olarak, çalışma kısa uyku süresinin hem erkeklerde hem de kadınlarda obezite için önemli bir risk faktörü olduğunu pekiştirmekte ve bu mekanizmaları tam olarak anlamak için daha fazla cinsiyet ayrımı yapılmış verilere ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Lange MG, Neophytou C, Cappuccio FP, Barber TM, Johnson S, Chen YF. Sex differences in the association between short sleep duration and obesity: A systematic-review and meta-analysis. Nutr Metab Cardiovasc Dis. 2024 Oct;34(10):2227-2239. doi: 10.1016/j.numecd.2024.06.008. Epub 2024 Jun 20. PMID: 39079836.)

Öğrenilmemiş Korku Testlerinde Dişi Fare Ve Sıçanlarda Döngüsel Etkilerin Kaygı Benzeri Davranışlar Üzerindeki Etkisi

Öğrenilmemiş Korku Testlerinde Dişi Fare Ve Sıçanlarda Döngüsel Etkilerin Kaygı Benzeri Davranışlar Üzerindeki Etkisi: Sistematik Bir Derleme Ve Meta-Analiz

Bu meta-analiz, dişi fare ve sıçanlarda döngüsel etkilerin kaygı benzeri davranışlar üzerindeki etkilerini sistematik olarak inceleyen ilk çalışmadır. 1988 ile 2024 yılları arasında yayımlanan 124 çalışmadan elde edilen 259 etki büyüklüğünü analiz eden araştırmacılar, küçük ila orta düzeyde bir etki bulmuş ve düşük yumurtalık hormonu seviyelerinin olduğu metestrus/diestrus evrelerinde artan kaygı benzeri davranışlar gözlemlenmiştir. Bu bulgu, döngüsel etkilerin kaygı davranışı üzerindeki önemli etkisini vurgulamakta ve gelecekteki araştırmaların, insanlarda cinsiyete özgü kaygı bozukluğu tedavilerine yol açabilecek hormonal değişiklikleri düzenleyen mekanizmalara odaklanmasının önemini ortaya koymaktadır.

 

Döngüsel etkilerin kaygı üzerindeki olası mekanizmaları arasında estradiol ve progesteron gibi yumurtalık hormonlarındaki değişiklikler yer almakta olup, bu hormonlar kaygı düzenlemesinde yer alan moleküler sistemleri modüle eder. Estradiol, serotonin ve oksitosin sistemlerini etkilerken, progesteron ise kaygı azaltıcı özelliklere sahip bir nörosteroid olan allopregnanolon’a dönüştürülür. Bu hormonlardaki dalgalanmalar, GABA reseptörlerine etkileri nedeniyle metestrus/diestrus evrelerinde artan kaygıya katkıda bulunabilir. Çalışma ayrıca, rodent türü, üreme durumu ve öğrenilmemiş korku görevleri gibi faktörlerin, döngüsel etkilerin kaygı davranışı üzerindeki etkilerini değiştirdiğini ve bakire hayvanların doğum yapmış hayvanlara göre daha belirgin etkiler gösterdiğini bulmuştur.

 

Meta-analiz, döngüsel etkilerin kemirgenlerde kaygı benzeri davranışlar üzerinde önemli etkileri olduğunu, ancak üreme deneyimi ve hormon gruplarının sınıflandırılması gibi metodolojik değişkenlerin gözlemlenen değişkenlikte rol oynadığını vurgulamaktadır. Çalışma, kaygı araştırmalarında döngüsel etkilerin dikkate alınmasını önerirken, bu etkilerin davranışsal değişkenliği kısmen açıkladığını belirtir. Ayrıca, döngüsel değişkenlik yerine hormonal değişikliklerin davranış üzerindeki etkilerini anlamaya odaklanılması gerektiğini ve bunun hem erkek hem de dişi araştırma konuları için önemli olduğunu savunmaktadır.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Pestana JE, Graham BM. The impact of estrous cycle on anxiety-like behaviour during unlearned fear tests in female rats and mice: A systematic review and meta-analysis. Neurosci Biobehav Rev. 2024 Sep;164:105789. doi: 10.1016/j.neubiorev.2024.105789. Epub 2024 Jul 14. PMID: 39002829.)

Beyin Nörotransmisyonu Ve Zihinsel Yorgunluk Etkileşimi

Beyin Nörotransmisyonu Ve Zihinsel Yorgunluk Etkileşimi: Bir Araştırma Protokolü

Bu deneysel çapraz geçişli çalışma, beyin nörotransmisyonunun uzun süreli bilişsel aktivitenin zihinsel yorgunluğu (ZY) nasıl indüklediğini ve bunun bilişsel performans üzerindeki etkilerini anlamadaki rolünü keşfetmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada beyin aktivasyon paternleri, davranışsal tepkiler ve zihinsel yorgunluğun öznel göstergeleri ölçülecektir. Araştırmacılar, dopaminin (DA) zihinsel yorgunluğun başlangıcı ve etkileri üzerinde olumlu bir etkiye sahip olacağını, bunun da daha düşük tepki süreleri ve daha yüksek doğruluk ile karakterize edilen iyileşmiş bilişsel performansa yol açacağını hipotez etmektedir. Bununla birlikte, norepinefrin (NA)’in kontrol koşuluna kıyasla bilişsel performansı olumsuz etkileyeceğini beklemektedirler. Nörotransmisyonun zihinsel yorgunlukla ilgili beyin aktivitesi üzerindeki etkisini araştırarak, çalışmanın bu etkilerin arkasındaki mekanizmaları netleştirmesi hedeflenmektedir.

 

Çalışmanın protokolü, zihinsel yorgunluk bağlamında hem DA hem de NA geri alım inhibitörlerini inceleyen ilk çalışma olması açısından dikkat çekici bir güç taşımaktadır. Önceki araştırmalar genellikle bilişsel veya fiziksel performansı değerlendirmek için geri alım inhibitörlerine odaklanmıştır. Deneme, üç katmanlı körleme, yanı sıra öznel, fizyolojik ve davranışsal ölçümleri içeren titiz bir tasarım kullanacak ve çeşitli etkileyen faktörleri göz önünde bulunduracaktır. Bu kapsamlı yaklaşım, zihinsel yorgunluğun karmaşık doğasını anlamak için önemlidir, çünkü bu durum geniş bir faktör yelpazesinden ve bireysel farklılıklardan etkilenmektedir, böylece araştırma bulgularının sağlamlığını artırmaktadır.

 

Protokol değerli içgörüler sağlarken, mevcut literatürde zihinsel yorgunluğu indüklemek için kullanılan yöntemlerin değişkenliği gibi sınırlamalarla da karşılaşmaktadır. Talepkar bilişsel görevlerin zihinsel yorgunluğa yol açtığı varsayımı, tüm bireyler için geçerli olmayabilir, çünkü zihinsel yorgunluğa karşı duyarlılık birçok faktöre bağlı olarak değişmektedir. Ayrıca, sıkıntı açıkça araştırılmamıştır, oysa zihinsel yorgunluk algılarını etkileyebilir. Bunu ele almak için, bilişsel görev öncesinde ve sonrasında ruh hali durumları, sıkıntı dahil olmak üzere değerlendirilecektir. Bu araştırma, mevcut teorileri doğrulamak veya sorgulamak, merkezi mekanizmaları belirlemek ve bilişsel dayanıklılığı artırmak için hedeflenmiş müdahaleler geliştirmek de dahil olmak üzere zihinsel yorgunluk anlayışına katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Ayrıca, zihinsel yorgunluk çalışmalarında şeffaf raporlama gereksinimini vurgulayarak, beyin nörotransmisyonu ile fiziksel yorgunluk ve ardından zihinsel yorgunluk üzerindeki etkilerini bağlayan gelecekteki araştırmalar için bir temel oluşturmaktadır.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Arenales Arauz YL, Habay J, Ocvirk T, Mali A, Russell S, Marusic U, De Pauw K, Roelands B. The interplay of brain neurotransmission and mental fatigue: A research protocol. PLoS One. 2024 Sep 10;19(9):e0310271. doi: 10.1371/journal.pone.0310271. PMID: 39255295; PMCID: PMC11386444.)

İnsanın Artan Agresyonunun Altında Yatan Sinirsel Alt Yapılarla İlgili Büyük Ölçekli Meta-Analizler Ve Ağ Analizleri

İnsanın Artan Agresyonunun Altında Yatan Sinirsel Alt Yapılarla İlgili Büyük Ölçekli Meta-Analizler Ve Ağ Analizleri

Makale, artan agresyonun nörobiyolojik temellerini tartışmakta ve agresyonun genetik ve nörobiyolojik faktörlerden etkilenen bir özellik benzeri eğilim olduğunu öne sürmektedir. Yazarlar, bireyler ve toplum üzerinde zararlı etkileri olan artan agresyon ile günlük yaşamda uyumlu agresyon arasındaki ayrımı vurgulamaktadır. Meta-analizler aracılığıyla çalışma, artan agresyon ile ilişkili üç ana beyin modülünü tanımlamaktadır: Öne Çıkan Kontrol Ağı (SCN), Varsayılan Mod Ağı (DMN) ve Öne Çıkan Ağ (SN). Her modül, duygu düzenleme, zihinsel tasarım ve bilişsel kontrol gibi psikolojik süreçlerde belirgin bir rol oynamakta ve saldırgan davranışlardaki bireysel farklılıkları anlamamıza yardımcı olmaktadır.

 

SCN, amigdala ve lateral orbitofrontal korteksin (lOFC) birleşiminden oluşur ve duyguları işlemek ve düzenlemek için kritik öneme sahiptir. Önceki araştırmalar, amigdala hiperaktivitesini ve lOFC hipoaktivitesini saldırgan davranışlarla ilişkilendirmiştir ve bu bölgeler arasındaki işlevsel olmayan bağlantıların artan agresyona katkıda bulunduğunu önermektedir. DMN, dorsomedial prefrontal korteks (dmPFC) ve orta temporal girus (MTG) dahil olmak üzere, sosyal ipuçlarını yorumlamak ve saldırgan tepkileri düzenlemek için gerekli olan zihinsel tasarımla ilişkilidir. Zihinsel tasarımda eksiklikleri olan bireylerin saldırgan davranış sergileme olasılığı daha yüksektir; bu, DMN aktivitesindeki değişikliklerin artan agresyon ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

 

SN, anterior insula (AI) ve dorsal anterior singulat korteks (dACC) içeren bir ağdır ve öne çıkan işlem ve bilişsel kontrol ile ilişkilidir. Bu ağdaki işlev bozuklukları, saldırgan durumlarda öz kontrol kaybına yol açabilir. Çalışma, bu ağlardaki yapısal ve işlevsel beyin anormalliklerinin artan agresyon için biyomarker olarak hizmet edebileceğini vurgulamakta ve klinik tanı ve müdahale için potansiyel yollar önermektedir. Ayrıca, yazarlar mevcut araştırma metodolojilerindeki sınırlamaları belirtmekte ve gelecekteki çalışmalarda farklı agresyon türleri ile ilgili nörolojik devreler arasındaki karmaşık etkileşimi daha iyi anlamak için daha ince bir yaklaşım gerektiğini vurgulamaktadır.

 

Hazırlayan: Oğuzalp Atalay

(Wang L, Li T, Gu R, Feng C. Large-scale meta-analyses and network analyses of neural substrates underlying human escalated aggression. Neuroimage. 2024 Oct 1;299:120824. doi: 10.1016/j.neuroimage.2024.120824. Epub 2024 Aug 28. PMID: 39214437.)